Thursday, July 30, 2009

Krizin Bırakacağı İzler Üzerine…

2008 ekonomik krizinin hayatımız üzerindeki etkileri bir süre daha devam edecek gibi... Ekonomik kriz var olan kapitalist sistemin kendisini düzeltmesiyle mi sonuçlanacak –finansal piyasaların regülasyonu, sermaye hareketlerinin kısıtlanması vs.- yoksa daha kökten bir geriye dönüşümle “pazar toplumu” haricindeki bir hale mi döneceğiz, bunu zaman gösterecek.

Ekonomik çalkantılarla yaşamaya alışkın bir ülkenin vatandaşları olarak, krizin bizim ruh halimizi nasıl etkilediğini gösteren ipuçları ortaya çıkmaya başladı. World Public Opinion Network tarafından Türkiye dahil 20 ülkede yürütülen kamuoyu araştırması kriz sonrası dünyamız hakkında bize bazı fikirler verebilir.

Öncelikle Türklerin yüzde 55’i, hükümetin küresel krizle mücadelede alması gereken daha yol olduğu kanısında. Hükümetin krizle mücadelede fazla ileri gittiğini düşünenlerin oranı ise sadece yüzde 13; bu oran Hindistan’da yüzde 37, ABD’de yüzde 30.

Hükümetin zor durumda olan imalat sanayi kuruluşlarına yardım etmesi konusuna görüşülen Türklerin yüzde 71’i sıcak bakıyor. Yine yaklaşık dörtte üçlük bir kesim, Türk firmalarının yabancı mallara karşı korunması için gümrük duvarlarının yükseltilmesi gibi ticaret engellerine başvurulmasını destekliyor.

Bu rakamlara küresel ekonomik krizin sorumlusu olarak ABD’nin (yüzde 58) ve hükümetin (yüzde 39) ekonomi politikalarının ve fazla risk alan uluslararası bankerlerin (yüzde 37) görülmesi de eklendiğinde krizin Türk kamuoyunun ruh halini nasıl evirdiğini anlayabiliriz. Bazı sosyal bilimciler insan hafızasının her şeyi kolayca unuttuğundan eminken, bazıları da yaşanan her travmanın yaşamın sonraki aşamalarında kendisini gösterdiğini ileri sürüyor.

Eğer birinci grup sosyal bilimciler haklıysa, yaşanan kriz kolayca unutulacak ve yerini tüketmenin hazzına bırakacaktır. Eğer yaşanılanlar iz bırakıyorsa, vatandaşlarımızın gelecekte daha muhafazakar olacaklarını söyleyebiliriz.

TÜİK’in yeni açıklanan araştırması, Tüketici Güven Endeksi’nin 85 puana ulaştığını gösteriyor. Bu rakam 2008 Haziran’ında 75, Kasım ayında ise 69’du. Mart’tan beri sürekli bir artış içerisinde olan bu endeks, sizce hangi grup sosyal bilimciyi haklı çıkarıyor?

ARI Bülten, Temmuz'07
Türk Halkının Obama Sempatisinin Altında Yatanlar

ABD’nin yeni cumhurbaşkanı Barack Obama’nın Nisan ayında ülkemize yaptığı ziyaret bir çok açıdan olduğu gibi neredeyse Amerikan karşıtlığının kıblesi olmuş kamuoyumuzda nasıl bir etki yaratacağı da meraklısının dikkatini çekti. Obama’nın ziyaretinin belli olmadığı günlerde tarafımızdan yapılan bir kamuoyu araştırması Türk halkının yeni seçilen “Hüseyin” başkana kayda değer oranda sempatisi olduğunu gösterdi. Görüşülenlerin yüzde 40’ı Obama’ya güvendiğini söylemekteydi. Bu oranın George W. Bush için yüzde 9’da kaldığını hatırlarsak, yeni ABD başkanının topladığı sempatinin boyutları daha dikkat çekici olur.

Öte yandan Obama’ya duyulan bu güvenin ülkemizdeki ABD karşıtlığını azaltabileceği ve hatta olumluya döndürebileceği konunun uzmanları tarafından belirtilmişti. Ziyaretten yaklaşık 1 ay sonra yapılan ve www.worldpublicopinion.org sitesinden sonuçlarına erişilebilecek bir diğer araştırma bu soruları da yanıtladı.

Haziran ayının sonlarında açıklanan bu araştırmaya göre ülkemizde Obama’ya duyulan sempati yine yüzde 45 düzeyindeydi ve hemen hemen değişmemişti. Bu rakam çalışmanın yapıldığı yirmi diğer ülkeyle karşılaştırıldığında yüzde 90’lık skorlara ulaşan İngiltere, Fransa, Almanya ya da Güney Kore’ye göre düşük; ancak yüzde 23’lük Rusya ortalamasına göre hayli yüksek bir sempatiye işaret etmekti. Türk kamuoyu 20 ülke arasında sondan 6.ydı sempati skorları sıralamasında.

Aynı araştırmanın bir başka modülüyse Türkiye’de Amerikan karşıtlığında kayda değer bir oranda değişme olmadığını gösterdi. Türklerin yüzde 16’sı ABD’nin küresel konularda olumlu bir rol oynadığı inancındayken, yüzde 86’sı ABD’nin Türk hükümetine isteklerini kabul ettirmek için güç kullandığı görüşüne katılmaktaydı.

Uluslararası ilişkilerde kamuoyunun dediklerini sorgulamadan kabul etmek de, yok saymak kadar yanlış bir davranış olabilir. Ancak Türkiye’de Barack Hüseyin Obama’nın uyandırdığı sempatinin “hem en büyük düşman, hem de en iyi dost” olmayı başarabilen ABD’yle ilişkilerimizi olumlu etkileyebilmesi için tarafların daha çok çaba sarfetmeleri gerekmekte.

Thursday, June 18, 2009

Türkiye’nin Şirazesi…

Türk toplumunun özeleştiri yapabilmesi için travmalara ihtiyaç duyduğu artık bilinen bir gerçek. Nedenleri bilinmez, bu ülke sınırları içerisinde akla dayanan bir sorgulama yapılabilmesi için mutlaka bir travma yaşanması gerekiyor. Ne kadar yabancı düşmanı olduğumuzu Hrant Dink’in ölümünden sonra öğrendik örneğin, koruculuk sisteminin nasıl bir sistem olduğunu anlamamız için de Mardin’de insanların ölmesi gerekti.

Travma sonrasında analiz yapmak belki sağaltıcı bir etkiye sahip olabilir, yaşadığımız acıyı rasyonalize edip kendimizi daha iyi hissedebiliriz ancak post-travmatik analizler ne olayın tekrarlanmasını engeller ne de başka bir travmanın gelişini.

Oysa bazı durumlarda gelecekteki travmalarımıza dair çok sağlam ipuçları elde edebiliyoruz. Bir futbol maçı, bir şarkı sözü ya da bir siyasinin konuşması ileride canımızı acıtacaklara dair çok iyi fikir verebiliyor. Kamuoyu araştırmaları da güvenmeyi başardığınız zaman Nostradamus etkisi yaratabilirler.

Yılmaz Esmer’in yeni tamamlanan “Radikalizm ve Aşırılıklar” araştırması bu tür kehanetleri içeren araştırmalardan biri. Kapsamlı saha araştırmasının bulgularına göre Türkiye’de insanlar birbirine güvenmiyor; erkeklerin çalışmasını, kadınların evde oturmasını tercih ediyor; içki içenlerden, mayo giyenlerden, eşcinsellerden ve ateistlerden rahatsız. Ayrıca en önemli müttefikimiz ABD’nin ve girmeye çalıştığımız AB’nin de ülkemizi bölmeye çalıştığını düşünenler yüzde 80’e yakın.

Kamuoyu araştırması sonuçlarını tek kişinin düşünceleri olarak okumaya çalışmak yanıltıcı olabilir ama yukarıda bahsedilen bazı oranlar Türk kamuoyunun neredeyse tek kişi gibi ortak bir görüşe sahip olduğunu gösteriyor. Bu ortak paydanın hoşgörüsüzlük, güvensizlik ve tehdit algısı olması bizi kaygılandırması gereken unsur.

Daha önce yapılan çalışmaların da bizlere benzer sonuçlar sunduğu göz önünde tutulursa; önümüzdeki 5 yıl içerisinde başımıza sayısız travma geleceğini söylemek yanlış olmaz. Bu kez travmalar gerçekleşmeden önce kendimizi sorgulamaya başlasak, daha doğru olur.

ARI Bülten, Mayıs'09

Monday, May 25, 2009

Bilgeliğin Yeni Direklerini Ararken…

Küreselleşmenin en iyi tanımlarından biri günümüzü zamanın ve mekanın sıkıştığı bir dönem olarak tarif eder. Bir çok şey aynı anda ve neredeyse aynı yerde gerçekleşir ve biz dünya vatandaşlarının önüne internet, televizyon, gazeteler ve dedikodular vasıtasıyla akar. Her ne kadar kendimiz büyük oranda seyirci olsak da, Youtube, Facebook, Twitter ve benzerleri her an her yerde olabilme duygusunu yaşamamızı sağlar.

Eğer Türkiye sınırlarında yaşıyorsanız zamanın ve mekanın sıkışmasını kat be kat daha yoğun yaşarsınız. İktidar partisini sarstığı söylenen yerel seçimleri, kabine değişikliği izlerken; henüz Mardin’de 44 kişinin neden öldüğünü anlayamadan Türkan Saylan’ın vefatı ve bir Cumhuriyetçi manifesto düşüverir önünüze. Güneydoğu’da açılımlar veya finansal krizin teğet geçip geçmediği gibi konular birbiri ardına gözünüzün önünden geçer ve kendinizi hızlı bir siyasal aksiyon filminin içinde bulursunuz.

Bütün bu sıkışma duygusu içerisinde insanların içlerine kapanmayı tercih etmeleri, gittikçe karmaşıklaşan dünyayı açıklamak için komplo teorilerine daha fazla itibar göstermeleri ya da yapışmadan akan giden televizyon şovlarını yaşamlarının eksenlerine koymaları şaşırtıcı olmaz. Hızlanan dünyanın bireyde yarattığı en büyük travma hiç birşeyin kontrol altında olmadığı duygusudur. Bu da bizi Ortega y Gasset’nin neredeyse 80 yıl önce uyardığı “dalgaların arasında sallanıp duran” kitlenin bir parçası haline getirir.

Oysa yaşamın hızlı akışına karşı sahip olmamız gereken esas duruş, tutunabildiğimiz, zamanın ve mekanın ötesinde var olabilen bazı sütunlar; kendimize kerteriz alabileceğimiz bazı kişiler, mekanlar ve tarihler bulabilmektir. Bu açıdan, Türk siyasetinin içinde bulunduğu iddia edilen türbulans ya da boşluk; bizlerin kendilerine tutunacak bir dal arayışlarının doğrudan sonucudur ve biz değişmeden ya da dönüşmeden, siyasetin arzuladığımız siyaset olmasına olanak yoktur.

ARI BÜLTEN-Nisan'09

YEREL SEÇİMLERİN GETİRDİKLERİ/GÖTÜRDÜKLERİ

Yerel seçimlerin üzerinden yeterince zaman geçmesine karşın sonuçların yorumlanması konusunda bir fikir birliği henüz oluşmadı. Seçim ertesi CHP’nin koşulsuz zaferini ve iktidar partisinin yenilgisini açıklamayan çoğunluk, sonuçların daha yakından incelenmesi gerektiğine dikkat çekenlerin yanında azınlığa düştü. Yerel seçimlerin genel seçimleri ne kadar temsil edeceği ya da herhangi bir araştırmanın erdeminin tahmin etmek olup olmadığı teknik tartışma konuları, kenara bırakalım.


Ancak AKP’nin oy kaybının altında yatan sebebin yaşanmakta olan ekonomik krizin etkileri olup olmadığı meselesine yakından bakmak yararlı olabilir. Ekonomik oy verme davranışı, seçmenin oy verirken ekonomik duruma baktığını ve ekonomi iyiye gitmişse hükümet lehine, gitmemişse hükümet aleyhine tavır takındığını iddia eder.


Kalaycıoğlu’nun 2007 seçimlerine dair yaptığı çalışma, ekonomik durumdan memnun bir seçmenin AKP’ye oy verme olasılığının, memnun olmayan seçmenlerin oy verme olasılığının tam 2.2 katı olduğunu göstermekte. Bu seçmenin CHP ya da MHP’ye oy verme olasılığı ise diğer seçmenlerin olasılıklarının yarısı kadar.


Uluslararası Cumhuriyetçiler Enstitüsü’nün tam seçimler öncesinde sonuçlanan araştırma çalışması Türk seçmenlerinin sadece yüzde 23’ünün gelecek bir yılda ülke ekonomisinin iyiye gideceğine inandığını gösteriyor. Bu oran 2007 seçimleri öncesinde yüzde 32’ymiş. Esas büyük fark, ülkenin geleceğinden kaygılananların oranında: 2007 yılında “bir yıl içinde ülke ekonomisin kötüye gideceğini” düşünenlerin oranı yüzde 30’ken; Şubat 2009’da bu oran yüzde 52’ye yükselmiş. Başka bir deyişle, AKP’nin yüzde 47 oy oranına ulaştığı gün, iyimserlerle kötümserlerin oranı birbirine denkken, bugün kötümserler iyimserlerin iki katı orana çıkmış.


Seçmenlerin ekonomik beklentilerinde bu derece kötüleşmenin hükümetin oyu üzerindeki net etkisini bilemiyoruz henüz. Ancak ekonomik karamsarlıkta bu derece artışın sandığa yansımayacağını düşünmek için ekonomik oy verme kuramının tamamen yanlış olması gerek.


Eğer ekonomik oy verme davranışı ya da “rasyonel seçmen efsanesi” hala geçerliyse; 2011 yılında yapılması beklenen genel seçimlere kadar hükümetin bu karamsarlığı gidermesi gerekiyor. Gidermeyi başaramazsa ne olacağına dair ipucunu 2002’deki Genç Parti fenomeninde aramak şart.


ARI BÜLTEN-Mart'09

Saturday, March 21, 2009

Türk Halkı Obama'yı Destekliyor

Hülya Polat Washington19/03/2009

Türk halkı, Başkan Obama’yı destekliyor. İstanbul’daki İnfakto Araştırma Grubu’nca yapılan ankete göre, Türk halkının yüzde 57’si Obama'ya güveniyor. Hülya Polat araştırmayı yapan Infakto grubunun kurucusu ve başkanı Emre Erdoğan’la konuştu.Hülya Polat'ın söyleşisini sağ üst köşedeki bağlantıdan dinleyebilirsiniz.


http://www.voanews.com/mediaassets/turkish/2009_03/audio/Mp3/Copy%20of%20OBAMA%20ANKET%20EMRE%20ERDOGAN%20for%20web_1.Mp3

http://www.voanews.com/turkish/figleaf/mp3filegenerate.cfm?filepath=http://www.voanews.com/mediaassets/turkish/2009_03/audio/Mp3/Copy of OBAMA ANKET EMRE ERDOGAN for web_1.Mp3
Yerel Seçimler Sonrasında Türkiye

Şu ana kadar gidişat 29 Mart’ta yapılacak yerel seçimlerin Türkiye için bir dönüm noktası olamayacağının ipuçlarını veriyor. Siyasi yelpazenin iki egemen partisi arasındaki bilindik retorik atışma, ülkenin kayda değer çoğunluğunun talep ettiği değişimden çok; mevcut siyasi kilitlenmenin pekişmesinin bir işareti olarak algılanmalı.

Oysa yerel seçimler çok farklı bir rol oynayabilirdi. Yerel yönetimden kastın sadece çöp toplamak, yol yapmak ya da yeri geldiğinde sadaka dağıtmak olmadığını göstermek için benzersiz bir fırsat makro siyasetin rutin dalgalanmaları arasında kaybolup gidecek. Özellikle siyasetten dışlanan kadınlar ve gençler için yerel yönetimlerde deneyim kazanmak bu kesimlerin siyasete mesafeli duruşunu değiştirebilirdi. Yerel Yönetimler yasasının sağladığı katılımcılık mekanizmalarını harekete geçirmek, yönetişimi moda bir kavram olmaktan çıkarabilirdi.

Şeffaflık prensibinin pratik uygulamaları bu ülkede saklısı gizlisi olmadan da hizmet verilebileceğini gösterebilirdi. Sosyal devletin nasıl çalışabileceğini gösteren uygulamalar, önümüzdeki dönemde vatandaşımızı korumanın en iyi yolunun sadaka vermek olmadığına bir kanıt olabilirdi. İmar planlarının katılımcı, şeffaf ve denetlenebilir şekilde değiştirilmesi, imar rantının hemşerilerle paylaşımı Türkiye için bir model oluşturabilirdi.

Ne yazık ki yerel yönetim için yaşanan kıran kırana rekabet saydığımız bu eksenlerden ziyade belirsiz bir rantın paylaşılması üzerinden gerçekleşiyor. Küresel krizin ve artık elle tutulur hale gelen durgunluğun çerçevelediği bir ortamda, seçmenlerimiz yukarıdaki vaatleri ne kadar benimserdi o başka bir tartışma konusu. Ama 3000’e yakın belediyeden sadece bir tanesi bile “değiştirebileceğimizi” gösterebilseydi; ülkemiz 10 yıl sonra çok farklı bir ülke olurdu.
Son bir not olarak müstakbel siyasi girişimcilerin girişimlerini seçim sonrasına ertelemeleri yeni rüzgarların gemimizi sağlam limanlara götürme umudunun ne kadar zayıf olduğunu göstermekte. Hiç maç yapmayacaksanız, bu kadar antrenman ne işe yarar ki?

ARI BÜLTEN, ŞUBAT'09
Dücane Cündioğlu'nun "Şöhret Halkın Zannıdır" yazısından alıntı... Hep hatırlayayım diye..


“Haysiyet, kişinin kendisine verdiği değerden ibarettir.

İtibar, bir kişinin değerli/seçkin kimseler veya çevreler (=havass) nezdindeki değeridir. Her itibar, bir itibar edeni (mutebir) gerektirir. “İtibar eden” yoksa, itibar da yoktur, muteber de. Yani muteber olanın itibarı sadece kendisine değil, başkalarına da bağlıdır. Başkalarının sağladığı itibar azalabilir de, çoğalabilir de. Kaybedilebilir de, tekrar kazanılabilir de.

Şöhret’e gelince, o, bir kişinin geniş kitleler (=avâm) nezdindeki değeridir. İtibar gibi şöhretin de varlığı başkalarını gerektirir. Şöhrette genişlik vardır, itibarda derinlik. Muteber, görüşlerine değer verilenler nezdinde değerlidir; yani sayıca az olan seçkinler nezdinde. Meşhur ise, şöhretini neredeyse adına ‘herkes’ denilebilecek denli geniş bir kitleye borçludur.

İtibar ile şöhret bir terazinin iki kefesi gibidir. Biri yükselirken, diğeri alçalır. Muteber kişinin şöhreti arttıkça itibarı azalır. İtibarı arttıkça da şöhreti…

Ortak yönleri, şöhretin de itibarın da her hâlukârda başkalarının bağışladığı bir vasıf olmasıdır. Meşhursan başkalarının sayesinde, sayıları çok (avâm) da olsa mutlaka başkalarının nezdinde değerlisin demektir. Mutebersen, yine başkalarının sayesinde, sayıları az (havass) da olsa muhakkak başkalarının nezdinde… Lâkin haysiyetliysen, haysiyet sahibiysen, sadece kendin sayesinde ve tabii ki sadece kendi nezdinde…”

Ey talib, unutma ki itibar da, şöhret de başkalarına borçlanmak demektir. Şöhrete ve meşhura değer verme! Şöhret değersizlerin değersizler nezdindeki değeridir. Riayet edilecek bir ahlâkı da, âdabı da yoktur. Kolay gelir, kolay gider. (Yunanca ‘doxa’, episteme’nin –kesin bilgi’nin– zıddı olup hem zan, hem de şöhret anlamına gelir.)

Şöhret halkın zannıdır. Zannın ise gerçek bir değeri yoktur!

İtibar ise öyle değildir; hiç değilse o, değerlilerin değerliler nezdindeki değeridir. İtibarı şöhrete tercih et. Edebli olan (=kurallara riayet eden) kazanır. Çünkü adâbı vardır. Bu yüzden zor gelir, kolay gider. (’İtibar’ın iş hayatındaki karşılığı ‘marka’dır.)

Sen ’sen’ ol ey talib, şöhret için de, itibar için de haysiyetini terketme! Başkalarının sana vereceği değeri gözeterek, kendi nezdindeki değerinden vazgeçme! Haysiyet sahibi olmak, ahlâk sahibi olmak demektir. Çünkü herkes haysiyeti kadarıyla ahlâk sahibidir. Bu yüzden o zor gelir, zor gider.

Halkın zannını boşver, sen de ehlinin görüşüne değer ver! Lâkin ‘Adem’ isen, ‘âdem’ olacaksan, değerini kendine önce kendin ver!

Tuesday, February 10, 2009

Turkiye Tarihinin En Onemsiz Secimleri (Subat 2009)

29 Mart 2009'da yapilacak olan yerel secimler, Turk demokrasi tarihinin en onemsiz secimlerinden biri olacaga benzer. Soyle hizli bir tarihsel tarama yapacak olsak, benzer onemsizlikte secimlere ornek olarak 1984 ve 2004 yerel secimlerini sayabiliriz. Onemli secimler nelerdi derseniz, 1989, 1994, 1999 yerel secimleri ve butun genel secimleri onemli secimler olarak addedebiliriz.

Onumuzdeki secimlerin bir kirilma noktasi olacagini umanlarin aksine tarihcilerin bu secimleri onemsiz olarak nitelendirmelerinin birinci sebebi, yerel secimleri hak ettikleri yere yerlestirmeleri olacaktir. Adi uzerinde yerel secimler gunun sonunda yol-boru dosemek ve havayi temizlemekle ilgilidir ve ne zaman farkli yorumlansalar, olmadik travmalara yol acmislardir. Bazi medya kuruluslarinin ve cikacak kaostan rant saglamayi uman bazi siyasi girisimcilerin beklentilerinin aksine bu secime secmenlerin en az yuzde 25'i sandiga gitmeyecek, gidenlerin yuzde 75'i de enflasyon, issizlik, ekonomi, teror, laiklik gibi ulvi konular yerine "yolum var mi", "suyum var mi", "havam temiz mi", "yokluga dusecek olsam bir tas corba veren var mi" gibi daha fani saiklerle oy vereceklerdir.

CHP kurmaylarinin bir kez daha "laiklik elden gidiyor" ekseni uzerinden strateji gelistirdiklerini ancak Gursel Tekin engeline simdilik takildiklarini gormekteyiz. Yanli yansiz butun anketler secime uc gun kala CHP oylarinda ongorulen patlamanin gerceklesmedigini gorunce "laiklik elden bir kez daha gidecek"; olmadi mi "AKP'nin yuzde 47 almasini engellemeliyiz"
kampanyasina gecilecektir. Bunun bir takim secmen uzerinde son derece etkili bir soylem oldugunu deneyim gosteriyor ama boyle bir adimin net getirisi spekulasyonlara acik.

Ersin Kalaycioglu 12 Ocak 2009'da Radikal'de yazdi,
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=916578
AKP 29 Mart secimlerinin galibi olacaktir. En fazla belediye baskanligini kazanan parti AKP'yken, Il Genel Meclisi'nde aldiklari oylarin da yuzde 42'nin hatta yuzde 45'in altina dusmesini beklemeyelim. Kampanyanin gidisatina bagli olarak yuzde 47 citasi bir kez daha zorlanabilir ve AKP secmeninden bir kez daha onay alir.

Kalaycioglu hocamizin deginmedigi bir konu da CHP'nin 29 Mart Zaferidir.
Buyuk olasilikla CHP yuzde 22-23 civarinda bir oy alacak ve parti 1995'te aldigi oyun yaklasik uc katina cikarak Baykal yonetiminin ne kadar basarili oldugunu kanitlayacaktir. Bu arada Istanbul ve Ankara kaybedilmis olabilir ancak Kadikoy, Besiktas, Bakirkoy ve Avcilar'in elde tutulmasi partinin Sevigen cizgisinin ne kadar dogru olduguna isaret olacaktir.

MHP'nin yuzde 15-17 civarinda oy oranini korumasi ve ongorulmedik bir iki belediyeyi kazanmasi bu partinin de cizgisinin dogru oldugunu bizlere gosterecektir.

Boylelikle gidisattan memnun olmayan biz secmenlerin ongorulerinin ne kadar yanlis oldugu tarih tarafindan bir kez daha gosterilecektir. Eger bir ulkede secmenlerin yuzde 90'i bir onceki tercihlerinden vazgecmiyorlarsa, sorun onlarda degildir.

Ha, son yirmi yilda ulkenin butun kaynaklari yagmalanmis olabilir.
Belediyelerle iliskili menfaat ceteleri hem sag hem sol kanatlardan butun bunyeyi sarmis olabilir. Yoksulluk utanilacak bir durum, cozumu ise sadaka dagitimi haline gelmis olabilir. Insanlarin gelecekten umutlari kalmamis olabilir, ama Beatles'in unutulmaz sarkisinda oldugu gibi, "hayat devam etmektedir".

Sizlerin onumuzdeki secimlerde en dogru olani yapmalarini dilemekteyim.. Benim icin en dogrusu copumu en iyi toplayan, hirsizligini en az gozume sokan, gorgusuzlugunden en az rahatsiz oldugum kisiyi 20 santimlik pusulada arayip bulmaktan gecmektedir.
Vatanseverlik Ustune...

.... Ikincisiyse, Davos'ta yasananlarin bicimsel sorunlari olsa dahi Turk kamuoyunda onay gordugunu artik idrak etmemiz gerek. Bu sabah kose yazarlarinin cogunun bu cikisi destekledigini goreceksiniz, kose yazarlari toplumun haleti ruhiyyesini iyi sezen kisiler oldugundan ruzgara karsi isememeleri, kamuoyunun ne yonde dusundugunu acikca gostermektedir.

Aramizdan bazilarinin "biz ....olarak kamuoyunun onaylamadigi cikislarda bulunduk ve tarih bizi hakli cikardi" diyebilir. Ama o cikislarin arkasinda ciddi bir bilgi birikimi, kayda deger bir bilgilendirme cabasi ve kamuoyunda sagduyunun sesi olma kaygisi yatiyordu. Bu son krizde herhangi bir caba harcamadan dogrudan Basbakan'i suclama cabasina girilmesi, ....kamuoyu olusturma islevini sorgulamamiza yol acar.

Kamunun begendigi herseyin iyi oldugunu soyleyecek degilim. Hele kamunun kayda deger kismi Maya Arakon hocanin belirttigi sekilde vandalizme kolayca sapmak egilimindeyse... Ama vatansever olmak, vatani icindekilerle beraber kabul etmeyi gerektirir. Vatandaslariniz yuzunden vataninizdan vazgecebiliyorsaniz, vataninizla problemli bir iliskiniz var demektir.
Siyasal gorusu ne olursa olsun ben vatanseverligi (patriotism) herkesin ortak paydasi olarak gorme egilimindeyim. Benim vatansever olmak icin cok fazla nedenim var, dedemin Istiklal madalyasindan baslayip babamin Anadolu'da hakim olarak gecen 20 yilindan bahsedebilirim ya da bugune kadar bu vatanin bana sagladigi olanaklarla Devlet okullarinda bila bedel okuyup kendim olabildigim icin kendimi borclu saydigimi soyleyebilirim.

Turkiye'de yasanan herseyi onayladigimi soyleyemem. Hepimizi sarmakta olan kasaba muhafazakarligini, iktidar partisinin soz dinlemez otoriterligini, "muassir medeniyete ulasma" iddiasindan vazgecilmesini, tore cinayetlerini, kadinlara ve azinliklara yapilan baskilara, nevzuhur burjuvazinin gorgusuzlugunu, gencligin her gun yuzyuze geldigim ataletini ve bir cok seyi kabul edemiyorum. Ama degistirmeye caba harcanmasi gerektigini dusunuyorum.
Rakel Dink'in yurek daglayan sozunu hatirliyorum, "bir bebekten bir katil yaratmak"... Bize rahatsizlik veren herkes, bir zamanlar bebekti ve onlari bu hale getiren mekanizmalar sorgulanmalidir. Vatansever aydinlarin gorevi, terk edip gitmek degil; degistirmeye calismaktir.

Eger ...., "ya sev ya terk et" diyenlere "seni bile seviyorum ve seni bile degistirecegim" iddiasiyla yanit vermiyorsa; ulkesini terk etmek bu kadar kolay gelen insanlardan olusuyorsa; bunu da sorgulamamiz gerekiyor.
Gazze'nin Düşündürdükleri (Aralık 2009)

Gördüğüm kadarıyla savaş sadece Gazze’nin sokaklarında değil, başta Türkiye olmak üzere üçüncü ülkelerin medyasında da yaşanıyor. Türk medyasının şiddet ve kana düşkünlüğünü kanıksamaya başlamıştım ama bu son 15 günde yapılan şiddet pornografisinin düzeyi sosyal psikologları kaygıya boğmalı bence. İçimizdeki mazoşist bireyi bile rahatsız edecek derecede bir görsel kirlenme televizyonlardan ve gazetelerden üzerime fışkırıyor ve akl-ı selime yer bırakmıyor.

Gazze’de yaşananlardan dolayı üzülmemem ya da realist dış politika hesapları arasında bebekleri yok sayılabilir elemanlar varsaymam mümkün değil. Gördüğüm her bebek/çocuk/kadın fotoğrafı içimden bir şey kopartıyor ve Gazze’de olanlara arkamı dönmeme yol açıyor. Bir yandan da düşünüyorum bir çok yerde bu konuda derin bir sessizlik olmasının nedeni bu çamur yağmurunun altında gözlerini kapalı tutma çabası mı? Farklı görüşlere ve yanlışlanmaya önem veren bireyler olarak konu üzerinde düşünürken acaba İsrail’i haklı çıkaracak bir cümle kurabilme olasılığını mı kendimize yediremiyoruz? Gördüğümüz bebek cesetleri mi bizi genel geçer bilgiyi ve ülkemizdeki hamaseti sorgulamaktan uzak tutuyor bizi?

Büyük olasılıkla yaşanan acıların büyüklüğü ve neredeyse elle tutulabilirliği konuyu söylem-tartışma dışı bir yere oturtuyor. Oysa acı çekebilmek, empati duyabilmek ve tartışabilmek aynı vücutta yer alabilmeliydi.

Defalarca bu konuda bir şeyler yazmam gerektiğini düşündüm, defalarca da yeşil emzikli bir bebek cesedi geldi gözümün önüne ve yazamadım. Yazmak/düşünmek sorgulamaktır ve kendinizi birden ruhsuz reel politika uzmanlarınızdan biri olarak bulabilirsiniz. Örneğin Newsweek (Türkçe) bu sayısında Gazze’yi tartışıyor ama sivil hedeflere saldırı konusunda tek bir cümle bulamıyorsunuz koca dergide… Ya, ölen çocuklardan/kadınlardan bahsetmeden Gazze’den bahsetmek nasıl mümkün? Irak’tan, Afganistan’dan, Güngören’den ya da Diyarbakır’dan nasıl ölen çocukları yok sayarak bahsedebilirsiniz ki?

Eğer bireylerin –Flanders tarlalarındaki gelincikler gibi- bir bomba ya da kurşunla henüz yaşanmadan sona eren yaşamlarını denklem dışında tutarsanız, nasıl anlayabilirsiniz ki?

İşte biz sıradan vatandaşların bugünlerde kendilerini buldukları açmaz bu: Kalbinin/vicdanının sesini dinleyip yargıya varmak ve sorgulamamak; ya da dış siyaset uzmanlarının ak saçlı ruhsuzluğuna bürünüp reel politika tartışmak…

Ben ikisinin arasında bir yer olması gerektiğine inanıyorum. Ne medyanın bize ilettiği/iletmeyi tercih ettiği görüntüler yargılarımızda son sözü söylemeli; ne de reel politikin ucuz hesapları… Bir şekilde kendi düşünsel yolumuzu bulabilmemiz ve vicdan rahatlığıyla bir karar varmamız gerekiyor.

Karara vermemiz gerekiyor çünkü bugün kararsız olmak en büyük günah… Gazze’de olanlar hakkında bir yargımız olmalı –yargılamamız değil- ve yaşamı anlarken bu yargımızı kullanmalıyız. Çocuğumuzu büyütürken, işimizi yaparken, oyumuzu kullanırken.. Bugün yargımız olmazsa; gelecekte yargımız olma hakkını tamamen kaybedeceğiz.

O yüzden, canımız acısa da tartışmamız gerekiyor; tartışırken de canımızın acıdığını asla unutmamalıyız.

- Israil’i suçsuz bulmamız imkansız, motivasyonları ne kadar haklı olursa olsun; son 15 günde yaptıkları –Kızılhaç’ın tanıklığı bile yeter- Israil’i suçlu bulmamız için yeterli. Buna ses çıkarmayan İsraillileri ya da varsa küresel Yahudi uzlaşmasını da suçlayabiliriz, çünkü bu acıları en iyi onları bilmesi gerekiyor.

- Hamas’ı suçlamamız gerekiyor, kendi halkını bu denli acı çekmeye itecek bir siyasal körlük içinde olduklarından dolayı. İktidarda oldukları her günü vatandaşlarının yaşamını iyileştirmek yerine arkaik bir ideolojiyi yeniden üretmeye harcadıkları için. Güçsüzlüğün de güç olabildiğini görebilmek için çocukların ölmesini bekledikleri –ve belki de istedikleri için-…

Öte yandan El-Fetih’in yağmacılığını ve Filistinlilerde yarattığı tiksinme duygusunu ne yapacağız? 1993 sonrasında ülkeye gelen fonları kendi ceplerine aktarmaları ve gerillalardan takım elbiseli soygunculara dönüşmeleri unutulabilir mi? Onların Filistinlilere karşı duyarsızlığı Hamas gibi bir siyasi ucubenin yolunu açmadı mı? Hamas’ın mutlak kötülüğü, El-Fetih’i “iyi” yapıyor mu?

Ortadoğu’nun despotik kuklalarını ne yapacağız? Yıllarca petrolden kazandıkları paraları görgüsüz zenginliklerine akıtırken Filistinlileri asla kendilerinden saymadıklarını göz ardı edebilir miyiz? Dubai’de petrol paralarıyla adalar yapılır ve kuleler yükselirken; her doğan Filistinli açlık ve yokluk içerisinde ölmeye mahkumdu. Herhangi bir Arap işbirliği duyduk mu Filistin’e yardımı hedefleyen? Yoksa onlar da mı kendi ülkelerinde Hamas türü bir reaksiyondan korktukları için El-Fetih’i mi tercih ediyorlar? Reel politik açıdan despotik kuklalar iyidir El Fetih, El Fetih iyidir Hamas denklemi kurmak mı mümkün?

Üzerine kurulduğu değerlerin savunulmasını Sarkozy’ye bırakan Avrupa Birliği’yle iki başkan arasında bi-namaz ABD’yi de bir kenara bırakmamız gerekiyor o zaman; reel politik çıkarlarını bebeklerin yaşamına tercih ettikleri için…

Bütün bu çirkeflikler içerisinde, biraz acul da olsa; gereğinden fazla göz yaşına bulanmış da olsa, Filistinliler için gerçekten üzülen bir halkın hükümetinin çıkışlarını mı eleştirmemiz gerekiyor? Çıkışlar basiretsiz, girişimler sonuçsuz kalsa da, Cumartesi günü akan gözyaşlarının gerçek olduğunu nasıl yok sayabiliriz ki?

Hükümetin girişimleri eksik/başarısız/yetersiz olabilir; tarihe göndermeler yapay kalabilir, ancak hepimizin yaşadığı üzüntüyü uluslar arası alana taşıdığı yadsınabilir mi?

Hiçbir akrep ve yelkovanın doğruyu göstermediği bu saatte; en azından Türkiye acı duyduğunu göstererek onurunu korumuş sayılmaz mı?

Reel politik ne kadar gerçek olursa olsun; ben bu süreçten namusuyla çıkmanın daha önemli olduğuna inananlardanım…
Gazze’den Soframıza…(Ocak 2009)


Yüksek tansiyonlu bir yıl olan 2008, bizleri gelecekten pek de umutlu kılmayacak bir biçimde sona erdi. Ucunun nereye varacağı belirsiz küresel mali kriz yılbaşı keyfini gözle görülebilecek kadar azaltırken; Gazze’de yaşananlar medyanın da katkılarıyla beraber vicdan sahiplerinin canını acıtmaktan geri kalmadı.

Gazze sorununa ak saçlıların gerçekçi dış politika perspektifinden değil de, “ya ben de orada olsaydım”, “o bebek benim bebeğim olsaydı” gibi ilk bakışta duygusal gelen ama gerçek bir insancıl bakış açısıyla baktığımızda; insanoğlunun kendi düşünceleriyle inşa ettiği dünyanın kendisi için ne kadar öldürücü olabildiğini görebiliyoruz. Tıpkı dünyadaki canlılar arasında depremlerde kendi yaptığı yuvasının altında kalıp ölebilen tek canlı türü olduğumuz gibi haricimizdeki dünyayı anlamak için geliştirdiğimiz paradigmalar da hariçtekiler ve bizim için öldürücü olabiliyor.

ARI Hareketi üyelerinden Oğuz Alyanak’ın bahsettiği gibi (Radikal, 2/1/2009) başta Huntington olmak üzere gerçekçi dış politika savunucularının düşmanca dünya tasviri; İsrail gibi “ötekinden korkmak” konusunda haklı gerekçelere sahip bir ülkeyi, Faustvari bir dönüşüme itip “ötekinin ölümü” haline getiriyor. Muhtemelen İsrailli politikacılar sonucun süreci haklı çıkardığını düşünüp bebek ölümlerini bir muhasebe sorunu olarak görmeye çalışıyorlardır.

Bu tür bir gerçekçi körlük dünya kamuoyunu yaşananlara karşı katlanılmaz bir mühendis duyarsızlığına iterken, genelde hal ve tavrından şikâyetçi olduğumuz ülkemiz belki de tek onurlu çıkışı yaptı. Siyasi iktidarın diplomatik ataklarından çok, hemen her sofrada yenilen yemeğin boğaza takılmasıyla yaşanan kolektif empati duygusuna odaklanmalıyız bu nedenle. Her ne kadar Filistin sorununa Arap ülkelerine kıyasla biraz mesafeli yaklaşan bir toplum olsak da son yaşananlara vicdani tepki verebilme konusunda benzersiz bir rolümüz oldu.

Dış politikayı gerçekçi araçlara yürütenlerin dünyamızı ne hale getirdiklerini gördük. Belki de sıra dünyayı vicdanıyla algılayanlara gelmeli. Belki de, bu ülkenin çıkış yolu toplumsal mühendislikte değil; komşusu açken tok yatamayan vicdanlı insanların gelecek rüyalarında. Belki de sıra yalnız ve güzel ülkemizin insancıl güzelliğini yeniden keşfetmeye çalışmakta…

Tuesday, January 20, 2009

Tahammülsüzlüğün Madde Hali…

İlk bakışta ilişkisiz gözükse de, Aralık ayının iki gelişmesi ülkemizin içinde bulunduğu ruh halini çok açık bir şekilde sergiledi. Önce bir grup aydının 1915’te yaşananlardan dolayı özür dileme girişimi ülkemizde farklı görüşlere ne kadar katlanılabildiğini gösterdi. Cumhurbaşkanı’nın annesine kadar uzanan suçlama/yaftalama süreci, farklı görüşlerin yarışabildiği bir ülkeyi düşleyenleri umutsuzluğa sevk etti. Diyalektik bir sentez arayışı beklemek aşırı bir iyimserlik olsa da, farklı seslere katlanılması konusunda ilerleme kaydedildiği inancı sarsılmış durumda.
Öte yandan, Binnaz Toprak ve ekibi tarafından gerçekleştirilen saha çalışması ülkemizde farklı yaşam tarzlarına –din, dil, inanç, cinsel yaşam vs.- karşı tahammülün olmadığını ve bireyler üzerinde kayda değer bir “mahalle baskısı” bulunduğunu ortaya koydu. Yöntem tercihi uzun süreli tartışmalara davetiye çıkarsa da, ortaya konulan olgu metotla gizlenemeyecek ve gözle görülecek kadar açık. Toprak’ın da düşüncelerine katılmayanlar tarafından hafif dozda bir baskıya tutulması farklı görüşlere tahammülsüzlükte kimsenin diğerinden eksik kalmadığını da gösterdi.

1990’lardan bu yana yapılan birçok saha çalışması ülkemizde tahammülün pek de yaygın bir pratik olmadığını ortaya koymaktaydı zaten. Türkiye çok sayıda ülke arasında eşcinsellere, farklı dindekilere, farklı etnik kökene sahip olanlara ve farklı siyasi görüştekilere katlanamama konusunda neredeyse bir rekor sahibi. Buna ilaveten toplumumuzda bireyler arası güvenin de son derece düşük olduğunu ve bu iki olgunun yaş, eğitim, gelir ve siyasi görüşten bağımsız yaygınlığa sahip olduğu da bilinen bir şey. Bir başka deyişle hoşgörüsüzlük ve güvensizlik Türk toplumunun alamet-i farikası olmak üzere.

Daha iyi bir Türkiye düşleyenlerin önündeki en büyük engel küresel kriz, buluttan nem kapan seküler kaygılar ya da ülkenin karşısındaki mütemadi bölünme tehdidi olmayacak. Daha güzel günler için aşılması gereken engel, bizi bu kadar tahammülsüz ve güvensiz kılan somut nedenler; hiç de kolay gözükmese ve iyi niyet sahibi girişimcilerin gözünü korkutsa da…

Wednesday, December 24, 2008

12 Eylül 25 yıl sonra başarıya ulaştı!

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=748070&title=12-eylul-25-yil-sonra-basariya-ulasti


EMRE ERDOĞAN

Türkiye'de gençlerin siyasete katılım oranı gittikçe düşüyor. Milletvekili, bakan, parti yöneticisi hatta muhtar bile olmak istemiyorlar. Siyasi partilere üyeliğe sıcak bakmıyor, siyasi faaliyet olarak da sadece seçim dönemlerinde oylarını kullanıyorlar.

15-27 yaş dilimindeki gençler üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarını yorumlayan siyaset bilimci Emre Erdoğan, bunu kuşağın tamamen 12 Eylül jenerasyonu olmasına bağlıyor ve 12 Eylül'ün 25 yıl sonra başarıya ulaştığını söylüyor.

Her seçim sonrası milletvekilleri gidip mazbatalarını aldıklarında bir tartışma başlar. Meclis'in en genç milletvekili bulunur, kendisine mikrofon uzatılır ve hayat öyküsü dinlenir. Bu biraz gurur, biraz da teşvik karışımı bir tablodur. Ancak bugünlerde, bu alışılmış eğilimlerin dışında şeyler yaşanıyor. Örneğin, Arı Haraketi'nin yaptığı 'Türk Gençliği'nin Siyasal Tutumları Araştırması'na göre, gençler ne milletvekili, ne bakan, ne muhtar, ne il veya belediye meclis üyesi olmak istiyor, ne de siyasi partilere üyeliğe sıcak bakıyor. Siyasilere güvenmiyor, sivil çalışmalara katılmıyor, önümüzdeki bir yıl içinde de kriz bekliyor. Bu kadar olumsuz tablonun yan yana gelmesi de elbette insanı ürkütüyor. Araştırmayı yapan siyaset bilimci Emre Erdoğan bu tabloyu 12 Eylül'e bağlıyor. "Bu 12 Eylül rejiminin istediği bir şey. 25 yıl sonra bile bunu başardı. Bunlar 85 doğumlu çocuklar, tamamen sosyalizasyonu bu ortamda yaşadılar." diyor. Erdoğan ile yaşanan bu tablo üzerinden konuştuk.

Gençler neden çok yakın bir zamanda ekonomik ve siyasi kriz çıkacağı endişesini taşıyor. Yüzde 80'inin kanaati bir yıl içinde bir kriz beklentisi taşıyor. Neden böyle?

Bu sadece gençlere özgü bir şey değil. Biz bunu Türkiye'yi temsil eden başka örneklemde sorduğumuzda da böyle bir beklenti var. Anne-babaları da böyle düşünüyor. Ülkede çok fazla krize karşı beklenti var. Bu hepimizin bir hastalığı diyebiliriz. 2006'dan bu yana yaptığımız tüm çalışmalar ekonomik iyimserliğin giderek azaldığını gösteriyor. Devlet kurumlarının yaptığı araştırmalarda da bu böyle. 2007 gibi yüksek tribülansın olduğu bir dönemde olmayan bir karamsarlık şimdi var. Kapatma davasından dolayı bu ülke son 6 ayı askıda geçirdi.
Siyasete ilginin düşmesi oranında siyasî kişilik ve kurumlara güven de azalıyor. Yani, bir taraftan güven unsuru temin edilemezken bir taraftan da değiştirme gayreti yok...

Bu çok ciddi bir handikap, yaklaşık on yıl önce yaptığımız araştırmada da bunu bulmuştuk ve vahim olarak değerlendirmiştik durumu. Durum çok çok kötü, siyaset bir alternatif olmaktan çıkmış. Bu 12 Eylül rejiminin istediği bir şey. 25 yıl sonra bile bunu başardı. Bunlar 85 doğumlu çocuklar, tamamen sosyalizasyonu bu ortamda yaşadılar. Doğrudan 12 Eylül'ün ürünüdür bu jenerasyon. Bunu siyasetçilerin kötü performansı da etkiledi tabii.

25 yaş Meclis'ten geçti. Önümüzdeki seçimlerde de uygulanabilir. Son derece ümitsiz ve beklentisiz bir gençlik için bunun getirisi ne olacak?

Tablonun değişeceğine inanıyoruz ama kısa vadede değişmez. 25-26 yaşında milletvekili olacak genç standart bir genç olmaz. Ama neden belediye meclisi üyesi, belediye başkanı veya muhtar olmasın. Eğer siyaset sadece mecliste yapılacaksa, olmasın daha iyi. Ankara'daki hükümetin ve Meclis'in yapabilecekleri sınırlı ama yerel yönetimlerin yapabilecekleri çok önemli. Nüfusun yüzde 40'ı genç diyoruz ancak il yönetimlerinde, belediye yönetimlerinde hiç genç yok. Muhtarların hepsi 70 yaşında.

Gençlerin siyasete katılımı neden bu kadar önemli? Yaşlılar siyaset yapsın ama gençlerin de çıkarını gözetsin, bunun ne zararı var?

Eğer gençliği geçici bir durum olarak algılarsak o zaman bir sorun yok. Ama gençlik bir geçiş dönemi değil bir durum. Gençlerin kendilerine ait kaygıları var. Eğitim almak istiyorlar, iş sahibi olmak istiyorlar, kendilerini güvende hissetmek istiyorlar. Yaşlılar onlara bunu veremiyor. Yaşlılar büyümeden enflasyondan bahsederken gençlerin yüzde 70'i işsiz. Eğer yaşlılar onları anlasaydı böyle olmazdı ve siyaset yapmalarına gerek de olmazdı.

Tamam, gençler siyasetten artık pek hoşlanmıyorlar ama sivil toplum ve hayır işlerinde de o kadar gönüllü değiller. Bir işin ucundan tutma konusunda hiç mi istek yok. Ya da diğer bir deyişle bu kadar vahim mi?

Bunun iyileştirilmesi lazım. Gönüllü yardım faaliyetlerinde rol alanlar yüzde 15'ini oluşturuyor, ama anne-babaları da bu işin içinde yok. Türkiye'de sivil toplum üyeliği çok az. Biz katılmayan bir toplumuz. Hayrı zekat vermeye indiriyoruz. Oysa zekât vermekle bir okula gidip etüt ağabeyliği yapmak aynı şey. Buradaki nihai talep, bu çocuklar siyasete ve sivil yaşama katılsınlar değil. Katıldıkları zaman daha hoşgörülü oluyorlar, demokrasiye daha fazla inanıyorlar. Gelecekte bu çok fazla fark edecek. Katılsın, katılırsa hem onun için hem de toplum için çok şey değişecek.

Terör gibi önemli gündemler, tüm toplumda olduğu gibi gençler arasında da milliyetçilik duygularını artırıyor. Siz araştırmanızda bu yönde ciddi bir etki gördünüz mü?


Milliyetçilikten ziyade reaksiyonerlik arttı. Bu da yetiştirmekle ilgili. Son 15 yıla baktığınızda böyledir. Ama Türk milliyetçiliğine baktığınızda iki tür vardır. Biri daha hümanist daha kendisiyle övünen düşman aramayan bir milliyetçilik. İkincisi ise negatif bir milliyetçilik. Terör bunu depreştiriyor. Bunun dozunun arttığını düşünüyorum. Bu konu mutlaka araştırılmalı.

Neden AB'ye yetişkinlere göre daha fazla şüpheyle yaklaşıyorlar. Getireceği standartlardan ve gelişmelerden en çok gençler faydalanacak, bu bir tezat değil mi?

Genel olarak baktığınızda AB'ye destek veya şüphecilik, üyelik müzakere süreci ile birlikte artan bir şeydir. İnsanlar şüpheli olarak yaklaşırlar. Siz iyi olacak diyorsunuz, güzel olacak diyorsunuz ama 10 yıldır olmuyor bunlar. İkincisi gençler daha sabırsızdır, çabuk hayal kırıklığı yaşarlar. Çok şaşırtıcı gelmiyor bana bu. 20'li yaşlardaki bir çocuk için 10 yıllık vade çok önemlidir. Ama gençlerin hayatını da çok değiştirmedi AB'ye uyum yönündeki adımlar, ben bunu göremiyorum. Yetişkinleri hedef alıyor ama onlara bir şey getirmiyor. Yine başa dönüyoruz, bu da AB'yi gençlerin yönetmemesiyle ilgili.

Kurumlara güven sıralamasında ordu, polis, mahkemeler, MGK, Diyanet, belediyelerden sonra Meclis geliyor. Gençler bu konuda büyükleri gibi düşünüyorlar. Eski alışkanlıklar ve toplumun geleneksel yapısı mı onları belirliyor?

Öncelikle orduya güveniliyor. Ülkeyi yönetirken, ya da bir şirketi yönetirken değil ama. Ordunun işi savaşmamak ve ülkenin güvenliğini sağlamaktır. Sağlıyor mu, sağlıyor. Demokrasi konusunda eleştirilebilir ama başarısız bir Türk ordusu yok. Türk erkeklerinin ve Türk çocuklarının hepsi askere gidiyorlar. Çocuğunuzu teslim ettiğiniz, ülkenizi teslim ettiğiniz bir kuruma tabii güvenirsiniz. Biz ordumuzla övünen, tanklarla gösteri yapan bir ülkeyiz...

Zaman Gazetesi, Ekim 2008
Gönülsüzlükle Karamsarlık Arasında Türk Gençliği.. (Kasım 2008)

2008 yazında ARI Hareketi tarafından yürütülen Türk Gençliği ve Siyasal Katılım araştırması gençlerimizin kayda değer çoğunluğunun geleceğinden karamsar olduğunu göstermişti. Aynı gençler, siyasi kurumlara güvenmemekte ve siyasete de katılmamaktaydı. Siyaseti yaşamı değiştirmenin bir aracı olarak görmediğinden emin olduğumuz gençlerin geleneksel ya da geleneksel olmayan bir biçimde katılım göstermelerini beklemek de zaten gerçekçi olmayacaktı.
Öte yandan 2008 Kasım ayında Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı için gerçekleştirilen bir saha çalışması, gençlerimizin gönüllü faaliyetlerde de bulunmadığını ortaya çıkardı. 18-35 yaş arasındaki gençlerin arasında son bir yıl içerisinde herhangi bir gönüllü faaliyete katılanların oranı sadece yüzde 5. Bu oran, Dünya Değerler Araştırması’nın verileriyle kıyaslandığında ülkemizde 55 ülke arasında sonunculuk getiriyor. Böylelikle ülkemiz birbirine güvenmeme, komşularına hoşgörü göstermeme ve siyasete katılmamanın yanı sıra bir konuda daha liste başında yer almış durumda…

Her ne kadar gündelik siyasi tartışmalar herkesin ilgisini daha fazla çekse de, bahsettiğimiz özelliklere sahip bir gençliğin 5 ya da 10 yıl sonra nasıl seçmenler ya da anne-babalar olacağı hepimizi daha fazla kaygılandırmalı. TEGV çalışması gençler arasında gönüllü faaliyette bulunanların daha güvenli, daha hoşgörülü ve daha mutlu olduğunu da ortaya çıkarıyor. Ayrıca gönüllü faaliyette bulunma, toplumumuzun yeni hastalığı anomiyi de kayda değer oranda azaltıyor. Gönüllü faaliyetlerin bu olumlu yan etkileri, gençlerimizi daha fazla gönüllülüğe sevk etmek için önemli bir motivasyon olmalı.

Ülkemizin hükümetler üstü bir gençlik politikası geliştirmesinin zamanı geçmek üzere. En kısa zamanda geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerin daha hoşgörülü, daha katılımcı ve daha demokratik değerlere sahip olması için bütün ilgililer bir araya gelmeli. Tabii ki burada hedef birbirine ya da bize benzer değil; kendi şahıslarına münhasır gençler yetiştirmek olmalı.

Monday, November 24, 2008

Bentler Yıkılırken….

2008 sonbaharında yaşananlar, 200 yıldır serbest piyasa söylemi üzerinde yükselen hali hazırdaki dünya sistemimizin bir başka “büyük değişim” geçirmeye hazır olduğunun işaretlerini verdi. ABD’den başlayan ve önde gelen finansal aracılık kuruluşlarının birbiri ardına kapanmasına ve bazılarının daha anlaşılır türden bankacılık yapan kurumlarca devralmasına; son bir ayda bütün kuzeydoğu eyaletlerini kendi yanına çekerek seçilmeyi başaran Barrack Obama’nın zaferi eklendi.

Amerikan türü “casino” kapitalizminin, kimsenin anlamadığı türev oyuncakların ve kablolar üzerinden akıp giden trilyonlarca doların çok kısa sürede berhava olması; ezelden beri kapitalizmle barışık yaşamayı beceremeyenler için bir umut oldu. Yine de dünyamızın üzerinde bir hayalet gibi dolaşan kapitalist ekonomik sistemin çöküşünü kutlamak için oldukça erken.
Biraz geriye yaslanıp dünya sistemi perspektifinden bakıldığında yaşanan şey bütün bir ekonomik sistemin çöküşü değil, bir tür kapitalizmin yarattığı artı değerin başka bir tür kapitalizm tarafından devralınmasıdır. Her devralma işlemi gibi bu transferin de sancıları olacak ve 1980’lerden bugüne gelen “yuppie” imajının sadece tarihi filmlerde görüldüğü bir döneme adım atacağız.

Yaşanan şey, Reagancı neoliberalizmin yıktığı ya da bakımsız bıraktığı bentlerin, kendi yarattığı su baskınlarına direnememesidir. Para arzına odaklanmış ekonomi politikaların “gereksiz masraf” diye nitelendirip çöpe attığı sosyal devletin yokluğu yaşanan acıların boyutunu arttırmış gözükmekte. Devletin olmadığı, serbest piyasanın “şefkatli” ellerinin kimseyi kucaklamadığı bu dönemde, Amerikalıların sarıldığı şey Obama’nın söyleminde somutlaşan “değişim” umudu.

Türkiye’mizin son 10 yılda yaşadığı şey daha farklı değil tabii ki. Biz Amerikalılardan daha erken göğüsledik kapitalizmin dalgalarını ve travmalarımızı da solun olmadığı yerde “cemaatçi” gözüken bir siyasal partiye iktidarı teslim ederek atlatmaya çalıştık. Umarım başarmışızdır.
Depresif ve Mutsuz Gençliğe Bakarken…

ARI Hareketi için Infakto RW tarafından yürütülen Türk Gençliğinin Siyasal Tutumları araştırması ülkemizin geleceğiyle ilgilenenler için önemli bulguları sunuyor. Her ne kadar medyanın yaygın ilgisi siyasi liderlerimizin hiçbirinin gençlerden geçer not alamadığı gerçeğine odaklansa da; araştırmanın diğer bulguları bu durumun sadece bir sonuç olduğunu gösteriyor.
Araştırma çalışmasının kabaca tasvir ettiği Türk gençliği pek de mutlu olmayan, gelecekten umutsuz, her an çıkabilecek bir siyasi ya da ekonomik kriz korkusu taşıyan ve en önemlisi anne ve babalarına kıyasla yolunu yordamını ve rol modelini daha fazla kaybetmiş bir profil sergiliyor. Değerler ve normların kaybolması anlamına gelen ANOMİ duygusu gençlerimizde Türk kamuoyunun geneline kıyasla çok daha yaygın.

Psikolojik durumu konunun profesyonelleri için kaygı verici Türk gençlerinin yaşadıkları hayattan memnun olmamalarına karşın –ve belki de bu nedenle- siyasetle ya da sivil katılımla ilgilenmemeleri pek de şaşırtıcı değil. Ülkemizin yaşadığı hızlı değişim süreci ve 12 Eylül mirası siyasi kültür gençlerimizi belki de içerisinden hiç çıkamayacakları bir sıkışıklık duygusuna sürüklemişken; çözümü siyasette aramaları şaşırtıcı olurdu.

Eldeki istatistiklere göre, aynı yıl doğan her yüz Türk bebeğinden sadece dördü üniversite eğitimi alabiliyor ve bu bebekler arasından sadece 1’i istediği bölümde okuyabiliyor. Kentlerde yaşayan genç erkeklerin yüzde 25’i ve genç kadınların yüzde 30’undan fazlası iş arıyor ve bulamıyor. Cep harçlıkları 21. Yüzyılın tüketim toplumunun vaatlerinin çok uzağında ve anne babalarının evlerinde geçirdikleri bu “uzatılmış ergenlik”, gençlerimizin büyük kısmını depresyona ve bunalıma sürüklüyor.

Gençlik cephesinde hal böyleyken, siyasilerimizin –aralarında genç gözükenler de olsa- gençlerin sorunlarına hiç eğilmemeleri ve “büyüyünce geçer” türünden bir yaklaşımı sürdürmeleri; gençlerimize pek niyetli olmasalar da değişimi ancak kendilerinin gerçekleştireceğini gösteriyor. Belki de bir 2008 sonbaharına ihtiyaç duyuyoruz.
Sıcak 2008 Yazı…

Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karar beklenedursun, tarihin “sıkıştığı” günler olarak hatırlayacağımız 2008’in sıcak yaz ayları, çocuklarımızın geleceğinin de belirlendiği günler olacak. Bunun da en önemli sebebi önümüzdeki üç ayda yaşanacakların Türkiye’de siyaset yapma biçimini kökten etkileyecek olması.

Bir çok sıcak gelişmeye sahne olan 2007 yılında bile gelecekten umudunu kaybetmeyen Türk kamuoyu, geçenlerde sonuçlanan araştırmamıza göre kayda değer bir kötümserlik duygusuna gark olmuş durumda. Her dört kişiden üçü ülkemizin iyi yolda olmadığı kanısındayken –bu oran 2007 seçim öncesinde sadece yüzde 40’tı- önümüzdeki bir yılın ekonomik açılardan ailesine ve ülkesine iyi bir ortam sağlayacağını düşünenlerin oranı sırasıyla yüzde 15 ve yüzde 25 ki bu oranlar geçen yıl yüzde 30’ların üzerindeydi. En önemlisi, her 10 Türk seçmeninden 8’i önümüzdeki bir yıl içerisinde ekonomik ya da siyasi kriz beklemekte.

Yaygın karamsarlığın yanısıra, seçmenlerimiz arasında kayda değer bir kutuplaşma da var. Bu kutuplaşma ekonomik gidişat konusundaki beklentilerden başlayıp –bir CHP seçmeninin ekonomik konularda iyimser beklenti sahibi olma olasılığı sadece yüzde 4-; AKP hakkında açılan kapatılma davasına kadar uzanıyor: AKP seçmenlerinin yüzde 90’ı olası bir kapatma kararına açıkça karşıyken; CHP’lilerin yüzde 80’i bu kararı destekleyeceklerini söylüyor. MHP tabanı ise hemen her konuda bu iki uç görüşün ortasında yer almakta.

Siyasi kutuplaşma ve gelecekten umutsuzluk –dış politika konularında içe kapanma eğiliminin artışını da göz önünde tutun- önümüzdeki dönemde tek eksende siyasetin yapılacağını ve ülkemizi ileriye götürecek arayışların yerini karşılıklı suçlamaya dayanan bir Karagöz oyununa bırakacağını gösteriyor ne yazık ki.
Türkiye Bir Köprüden Geçerken...

2008 yılının bir önceki yıla kıyasla daha “hareketsiz” geçeceğini öngörmemize karşın, Türban tartışmaları, Anayasa Mahkemesi’nde açılan dava ve CHP Kurultay’ında vücut bulan “solun geleceği” kaygıları; bu yılın da “ilginç” geçeceğinin ipuçlarını verdi. Yarım asırlık kadim Türk demokrasisi birbiri ardına sınavlar vermeye devam edecek gibi gözüküyor.

AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma olasılığı konusunda uzmanların dahi görüşleri bir yazı tura atışından öteye gidemezken; siyaset sahnesinde AKP sonrası aktörler kendilerine yer aramaya başladılar bile. Elde kesin rakamlar olmasa dahi, kamuoyunun açık çoğunluğunun bu davaya da, mesnetlerine de, olası kapatma kararına da karşı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öte yandan AKP’nin kapatılması durumunda 22 Temmuz’da sandıkta AKP’yi tercih edenlerin çoğunluğunun yeni kurulacak Erdoğan’sız partiye oy verme eğilimi taşıyacakları da açık. Tabii ki Kıyamet gününün ardından AKP yerini sadece tek bir partiye bırakırsa...

AKP’yi bugünlere getiren yüzde 47’nin verdiği aşırı özgüven, siyasal ve ekonomik yaşamda farklı görüşlere cevaz vermeyen Özal mirası monizm ve meşruiyeti sadece sandıkta gören merkez sağ hastalıklarından muzdarip olmayan bir tasavvura girilebilir mi? Türkiye’nin ihtiyacı olan demokratik reformları yapabilecek, ekonomik istikrarı koruyup başı dik bir dış politikaya sahip çıkabilecek bir alternatif olabilir mi? Bütün bunları şeffaflık, hesap verebilirlik ve katılımcılık prensipleri altında gerçekleştirebilir mi? Daha önemlisi, demokrasinin “köyümüzdeki en iyi oyun” olduğu gerçeğine sahip çıkabilir mi?

Tabii ki bu sorulara olumlu yanıt vermek siyasi başarının anahtarı değil. Ve hatta, bu sorular yok sayılarak da ülkenin bütün idari makamları kontrol altına alınabiliyor. Ama bu soruları yanıtlayabilecek cesarete sahip aktörler, çocuklarımız tarafından her zaman hayırla yad edilecekler; tıpkı 1920’lerin efsane komutanları, siyasal liderleri gibi.

1920’de Ankara’da sömürge olmak haricinde bir yolun ilk adımı atılmıştı. Önümüzdeki dönemde ise yine Ankara’da atılacak yazı tura, geleceğimiz üzerinde düşündüğümüzden çok daha etkili olabilir.
Aile Gençlerin Hala Tek Sığınağı, Dayağa Rağmen...

ARI Hareketi’nin detayları yukarıda verilen “Kadına Yönelik Şiddet Araştırması” bu konularda kafa yoranlar için zengin bir veri desteği sundu. Araştırmanın ülkemizde kadına verilen önemi(!) gösteren sayısız bulgusunun yanısıra, kadın-erkek farketmeden ne kadar şiddetle içice olduğumuzu gösteren rakamları dikkate alınmalı.

Araştırmaya katılanların yüzde 75’i sayılan şiddet türlerinden en az bir tanesiyle yüzyüze kalmış. En yaygın şiddet türü yüzde 65 ile “kötü söz işitmek” iken, fiziksel şiddet görenlerin oranı yüzde 40. Şiddetin kaynağına gelince, şiddet görenlerin yüzde 70’i için şiddetin başlıca kaynağı aile içinde, genel olarak da baba ya da anne.

Geçen yıl yapılan bir başka araştırma da gençlerin sadece yüzde 7’sinin “insanların çoğuna güvenilebileceği” görüşüne sahip olduğunu göstermişti. En fazla güvenilenler ise aile (yüzde 90), arkadaşlar (yüzde 70) ve öğretmenlerdi (yüzde 40). Her ne kadar iki araştırmanın hedef kitlesi birebir aynı olmasa da, gençlerin bir kısmının şiddet görse dahi ailesine ve arkadaşlarına güvenmeye devam ettiğini söyleyebiliriz.

Gençlerin büyük çoğunluğunun “kolay kolay iş bulamayacağı” görüşünde olduğu ve iş bulmak için gereken en önemli unsurların “geniş bir çevre” ve “yüksek yerlerdeki tanıdıklar” olarak sayıldığı da aynı araştırmanın bulguları arasında. Her dört gençten üçünün “gençlerin görüşü dikkate alınmıyor” diye düşündüğü ve bunun başlıca sorumlusunun da devlet (yüzde 51), aile (22) ve eğitim (yüzde 21) olarak gördüğü gerçeği de resimi tamamlıyor.

Ailesinde şiddet görmesine ve görüşü dikkate alınmamasına karşın, yaşam yarışında güvenecek tek dal olarak ailesinden başka sermayesi olmayan gençlerin gelecekte nasıl bir ülkeye imza atacakları hepimiz için merak konusu olmalı.