Tuesday, January 20, 2009
İlk bakışta ilişkisiz gözükse de, Aralık ayının iki gelişmesi ülkemizin içinde bulunduğu ruh halini çok açık bir şekilde sergiledi. Önce bir grup aydının 1915’te yaşananlardan dolayı özür dileme girişimi ülkemizde farklı görüşlere ne kadar katlanılabildiğini gösterdi. Cumhurbaşkanı’nın annesine kadar uzanan suçlama/yaftalama süreci, farklı görüşlerin yarışabildiği bir ülkeyi düşleyenleri umutsuzluğa sevk etti. Diyalektik bir sentez arayışı beklemek aşırı bir iyimserlik olsa da, farklı seslere katlanılması konusunda ilerleme kaydedildiği inancı sarsılmış durumda.
Öte yandan, Binnaz Toprak ve ekibi tarafından gerçekleştirilen saha çalışması ülkemizde farklı yaşam tarzlarına –din, dil, inanç, cinsel yaşam vs.- karşı tahammülün olmadığını ve bireyler üzerinde kayda değer bir “mahalle baskısı” bulunduğunu ortaya koydu. Yöntem tercihi uzun süreli tartışmalara davetiye çıkarsa da, ortaya konulan olgu metotla gizlenemeyecek ve gözle görülecek kadar açık. Toprak’ın da düşüncelerine katılmayanlar tarafından hafif dozda bir baskıya tutulması farklı görüşlere tahammülsüzlükte kimsenin diğerinden eksik kalmadığını da gösterdi.
1990’lardan bu yana yapılan birçok saha çalışması ülkemizde tahammülün pek de yaygın bir pratik olmadığını ortaya koymaktaydı zaten. Türkiye çok sayıda ülke arasında eşcinsellere, farklı dindekilere, farklı etnik kökene sahip olanlara ve farklı siyasi görüştekilere katlanamama konusunda neredeyse bir rekor sahibi. Buna ilaveten toplumumuzda bireyler arası güvenin de son derece düşük olduğunu ve bu iki olgunun yaş, eğitim, gelir ve siyasi görüşten bağımsız yaygınlığa sahip olduğu da bilinen bir şey. Bir başka deyişle hoşgörüsüzlük ve güvensizlik Türk toplumunun alamet-i farikası olmak üzere.
Daha iyi bir Türkiye düşleyenlerin önündeki en büyük engel küresel kriz, buluttan nem kapan seküler kaygılar ya da ülkenin karşısındaki mütemadi bölünme tehdidi olmayacak. Daha güzel günler için aşılması gereken engel, bizi bu kadar tahammülsüz ve güvensiz kılan somut nedenler; hiç de kolay gözükmese ve iyi niyet sahibi girişimcilerin gözünü korkutsa da…
Wednesday, December 24, 2008
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=748070&title=12-eylul-25-yil-sonra-basariya-ulasti
EMRE ERDOĞAN
Türkiye'de gençlerin siyasete katılım oranı gittikçe düşüyor. Milletvekili, bakan, parti yöneticisi hatta muhtar bile olmak istemiyorlar. Siyasi partilere üyeliğe sıcak bakmıyor, siyasi faaliyet olarak da sadece seçim dönemlerinde oylarını kullanıyorlar.
15-27 yaş dilimindeki gençler üzerinde yapılan araştırmanın sonuçlarını yorumlayan siyaset bilimci Emre Erdoğan, bunu kuşağın tamamen 12 Eylül jenerasyonu olmasına bağlıyor ve 12 Eylül'ün 25 yıl sonra başarıya ulaştığını söylüyor.
Her seçim sonrası milletvekilleri gidip mazbatalarını aldıklarında bir tartışma başlar. Meclis'in en genç milletvekili bulunur, kendisine mikrofon uzatılır ve hayat öyküsü dinlenir. Bu biraz gurur, biraz da teşvik karışımı bir tablodur. Ancak bugünlerde, bu alışılmış eğilimlerin dışında şeyler yaşanıyor. Örneğin, Arı Haraketi'nin yaptığı 'Türk Gençliği'nin Siyasal Tutumları Araştırması'na göre, gençler ne milletvekili, ne bakan, ne muhtar, ne il veya belediye meclis üyesi olmak istiyor, ne de siyasi partilere üyeliğe sıcak bakıyor. Siyasilere güvenmiyor, sivil çalışmalara katılmıyor, önümüzdeki bir yıl içinde de kriz bekliyor. Bu kadar olumsuz tablonun yan yana gelmesi de elbette insanı ürkütüyor. Araştırmayı yapan siyaset bilimci Emre Erdoğan bu tabloyu 12 Eylül'e bağlıyor. "Bu 12 Eylül rejiminin istediği bir şey. 25 yıl sonra bile bunu başardı. Bunlar 85 doğumlu çocuklar, tamamen sosyalizasyonu bu ortamda yaşadılar." diyor. Erdoğan ile yaşanan bu tablo üzerinden konuştuk.
Gençler neden çok yakın bir zamanda ekonomik ve siyasi kriz çıkacağı endişesini taşıyor. Yüzde 80'inin kanaati bir yıl içinde bir kriz beklentisi taşıyor. Neden böyle?
Bu sadece gençlere özgü bir şey değil. Biz bunu Türkiye'yi temsil eden başka örneklemde sorduğumuzda da böyle bir beklenti var. Anne-babaları da böyle düşünüyor. Ülkede çok fazla krize karşı beklenti var. Bu hepimizin bir hastalığı diyebiliriz. 2006'dan bu yana yaptığımız tüm çalışmalar ekonomik iyimserliğin giderek azaldığını gösteriyor. Devlet kurumlarının yaptığı araştırmalarda da bu böyle. 2007 gibi yüksek tribülansın olduğu bir dönemde olmayan bir karamsarlık şimdi var. Kapatma davasından dolayı bu ülke son 6 ayı askıda geçirdi.
Siyasete ilginin düşmesi oranında siyasî kişilik ve kurumlara güven de azalıyor. Yani, bir taraftan güven unsuru temin edilemezken bir taraftan da değiştirme gayreti yok...
Bu çok ciddi bir handikap, yaklaşık on yıl önce yaptığımız araştırmada da bunu bulmuştuk ve vahim olarak değerlendirmiştik durumu. Durum çok çok kötü, siyaset bir alternatif olmaktan çıkmış. Bu 12 Eylül rejiminin istediği bir şey. 25 yıl sonra bile bunu başardı. Bunlar 85 doğumlu çocuklar, tamamen sosyalizasyonu bu ortamda yaşadılar. Doğrudan 12 Eylül'ün ürünüdür bu jenerasyon. Bunu siyasetçilerin kötü performansı da etkiledi tabii.
25 yaş Meclis'ten geçti. Önümüzdeki seçimlerde de uygulanabilir. Son derece ümitsiz ve beklentisiz bir gençlik için bunun getirisi ne olacak?
Tablonun değişeceğine inanıyoruz ama kısa vadede değişmez. 25-26 yaşında milletvekili olacak genç standart bir genç olmaz. Ama neden belediye meclisi üyesi, belediye başkanı veya muhtar olmasın. Eğer siyaset sadece mecliste yapılacaksa, olmasın daha iyi. Ankara'daki hükümetin ve Meclis'in yapabilecekleri sınırlı ama yerel yönetimlerin yapabilecekleri çok önemli. Nüfusun yüzde 40'ı genç diyoruz ancak il yönetimlerinde, belediye yönetimlerinde hiç genç yok. Muhtarların hepsi 70 yaşında.
Gençlerin siyasete katılımı neden bu kadar önemli? Yaşlılar siyaset yapsın ama gençlerin de çıkarını gözetsin, bunun ne zararı var?
Eğer gençliği geçici bir durum olarak algılarsak o zaman bir sorun yok. Ama gençlik bir geçiş dönemi değil bir durum. Gençlerin kendilerine ait kaygıları var. Eğitim almak istiyorlar, iş sahibi olmak istiyorlar, kendilerini güvende hissetmek istiyorlar. Yaşlılar onlara bunu veremiyor. Yaşlılar büyümeden enflasyondan bahsederken gençlerin yüzde 70'i işsiz. Eğer yaşlılar onları anlasaydı böyle olmazdı ve siyaset yapmalarına gerek de olmazdı.
Tamam, gençler siyasetten artık pek hoşlanmıyorlar ama sivil toplum ve hayır işlerinde de o kadar gönüllü değiller. Bir işin ucundan tutma konusunda hiç mi istek yok. Ya da diğer bir deyişle bu kadar vahim mi?
Bunun iyileştirilmesi lazım. Gönüllü yardım faaliyetlerinde rol alanlar yüzde 15'ini oluşturuyor, ama anne-babaları da bu işin içinde yok. Türkiye'de sivil toplum üyeliği çok az. Biz katılmayan bir toplumuz. Hayrı zekat vermeye indiriyoruz. Oysa zekât vermekle bir okula gidip etüt ağabeyliği yapmak aynı şey. Buradaki nihai talep, bu çocuklar siyasete ve sivil yaşama katılsınlar değil. Katıldıkları zaman daha hoşgörülü oluyorlar, demokrasiye daha fazla inanıyorlar. Gelecekte bu çok fazla fark edecek. Katılsın, katılırsa hem onun için hem de toplum için çok şey değişecek.
Terör gibi önemli gündemler, tüm toplumda olduğu gibi gençler arasında da milliyetçilik duygularını artırıyor. Siz araştırmanızda bu yönde ciddi bir etki gördünüz mü?
Milliyetçilikten ziyade reaksiyonerlik arttı. Bu da yetiştirmekle ilgili. Son 15 yıla baktığınızda böyledir. Ama Türk milliyetçiliğine baktığınızda iki tür vardır. Biri daha hümanist daha kendisiyle övünen düşman aramayan bir milliyetçilik. İkincisi ise negatif bir milliyetçilik. Terör bunu depreştiriyor. Bunun dozunun arttığını düşünüyorum. Bu konu mutlaka araştırılmalı.
Neden AB'ye yetişkinlere göre daha fazla şüpheyle yaklaşıyorlar. Getireceği standartlardan ve gelişmelerden en çok gençler faydalanacak, bu bir tezat değil mi?
Genel olarak baktığınızda AB'ye destek veya şüphecilik, üyelik müzakere süreci ile birlikte artan bir şeydir. İnsanlar şüpheli olarak yaklaşırlar. Siz iyi olacak diyorsunuz, güzel olacak diyorsunuz ama 10 yıldır olmuyor bunlar. İkincisi gençler daha sabırsızdır, çabuk hayal kırıklığı yaşarlar. Çok şaşırtıcı gelmiyor bana bu. 20'li yaşlardaki bir çocuk için 10 yıllık vade çok önemlidir. Ama gençlerin hayatını da çok değiştirmedi AB'ye uyum yönündeki adımlar, ben bunu göremiyorum. Yetişkinleri hedef alıyor ama onlara bir şey getirmiyor. Yine başa dönüyoruz, bu da AB'yi gençlerin yönetmemesiyle ilgili.
Kurumlara güven sıralamasında ordu, polis, mahkemeler, MGK, Diyanet, belediyelerden sonra Meclis geliyor. Gençler bu konuda büyükleri gibi düşünüyorlar. Eski alışkanlıklar ve toplumun geleneksel yapısı mı onları belirliyor?
Öncelikle orduya güveniliyor. Ülkeyi yönetirken, ya da bir şirketi yönetirken değil ama. Ordunun işi savaşmamak ve ülkenin güvenliğini sağlamaktır. Sağlıyor mu, sağlıyor. Demokrasi konusunda eleştirilebilir ama başarısız bir Türk ordusu yok. Türk erkeklerinin ve Türk çocuklarının hepsi askere gidiyorlar. Çocuğunuzu teslim ettiğiniz, ülkenizi teslim ettiğiniz bir kuruma tabii güvenirsiniz. Biz ordumuzla övünen, tanklarla gösteri yapan bir ülkeyiz...
Zaman Gazetesi, Ekim 2008
2008 yazında ARI Hareketi tarafından yürütülen Türk Gençliği ve Siyasal Katılım araştırması gençlerimizin kayda değer çoğunluğunun geleceğinden karamsar olduğunu göstermişti. Aynı gençler, siyasi kurumlara güvenmemekte ve siyasete de katılmamaktaydı. Siyaseti yaşamı değiştirmenin bir aracı olarak görmediğinden emin olduğumuz gençlerin geleneksel ya da geleneksel olmayan bir biçimde katılım göstermelerini beklemek de zaten gerçekçi olmayacaktı.
Öte yandan 2008 Kasım ayında Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı için gerçekleştirilen bir saha çalışması, gençlerimizin gönüllü faaliyetlerde de bulunmadığını ortaya çıkardı. 18-35 yaş arasındaki gençlerin arasında son bir yıl içerisinde herhangi bir gönüllü faaliyete katılanların oranı sadece yüzde 5. Bu oran, Dünya Değerler Araştırması’nın verileriyle kıyaslandığında ülkemizde 55 ülke arasında sonunculuk getiriyor. Böylelikle ülkemiz birbirine güvenmeme, komşularına hoşgörü göstermeme ve siyasete katılmamanın yanı sıra bir konuda daha liste başında yer almış durumda…
Her ne kadar gündelik siyasi tartışmalar herkesin ilgisini daha fazla çekse de, bahsettiğimiz özelliklere sahip bir gençliğin 5 ya da 10 yıl sonra nasıl seçmenler ya da anne-babalar olacağı hepimizi daha fazla kaygılandırmalı. TEGV çalışması gençler arasında gönüllü faaliyette bulunanların daha güvenli, daha hoşgörülü ve daha mutlu olduğunu da ortaya çıkarıyor. Ayrıca gönüllü faaliyette bulunma, toplumumuzun yeni hastalığı anomiyi de kayda değer oranda azaltıyor. Gönüllü faaliyetlerin bu olumlu yan etkileri, gençlerimizi daha fazla gönüllülüğe sevk etmek için önemli bir motivasyon olmalı.
Ülkemizin hükümetler üstü bir gençlik politikası geliştirmesinin zamanı geçmek üzere. En kısa zamanda geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerin daha hoşgörülü, daha katılımcı ve daha demokratik değerlere sahip olması için bütün ilgililer bir araya gelmeli. Tabii ki burada hedef birbirine ya da bize benzer değil; kendi şahıslarına münhasır gençler yetiştirmek olmalı.
Monday, November 24, 2008
2008 sonbaharında yaşananlar, 200 yıldır serbest piyasa söylemi üzerinde yükselen hali hazırdaki dünya sistemimizin bir başka “büyük değişim” geçirmeye hazır olduğunun işaretlerini verdi. ABD’den başlayan ve önde gelen finansal aracılık kuruluşlarının birbiri ardına kapanmasına ve bazılarının daha anlaşılır türden bankacılık yapan kurumlarca devralmasına; son bir ayda bütün kuzeydoğu eyaletlerini kendi yanına çekerek seçilmeyi başaran Barrack Obama’nın zaferi eklendi.
Amerikan türü “casino” kapitalizminin, kimsenin anlamadığı türev oyuncakların ve kablolar üzerinden akıp giden trilyonlarca doların çok kısa sürede berhava olması; ezelden beri kapitalizmle barışık yaşamayı beceremeyenler için bir umut oldu. Yine de dünyamızın üzerinde bir hayalet gibi dolaşan kapitalist ekonomik sistemin çöküşünü kutlamak için oldukça erken.
Biraz geriye yaslanıp dünya sistemi perspektifinden bakıldığında yaşanan şey bütün bir ekonomik sistemin çöküşü değil, bir tür kapitalizmin yarattığı artı değerin başka bir tür kapitalizm tarafından devralınmasıdır. Her devralma işlemi gibi bu transferin de sancıları olacak ve 1980’lerden bugüne gelen “yuppie” imajının sadece tarihi filmlerde görüldüğü bir döneme adım atacağız.
Yaşanan şey, Reagancı neoliberalizmin yıktığı ya da bakımsız bıraktığı bentlerin, kendi yarattığı su baskınlarına direnememesidir. Para arzına odaklanmış ekonomi politikaların “gereksiz masraf” diye nitelendirip çöpe attığı sosyal devletin yokluğu yaşanan acıların boyutunu arttırmış gözükmekte. Devletin olmadığı, serbest piyasanın “şefkatli” ellerinin kimseyi kucaklamadığı bu dönemde, Amerikalıların sarıldığı şey Obama’nın söyleminde somutlaşan “değişim” umudu.
Türkiye’mizin son 10 yılda yaşadığı şey daha farklı değil tabii ki. Biz Amerikalılardan daha erken göğüsledik kapitalizmin dalgalarını ve travmalarımızı da solun olmadığı yerde “cemaatçi” gözüken bir siyasal partiye iktidarı teslim ederek atlatmaya çalıştık. Umarım başarmışızdır.
ARI Hareketi için Infakto RW tarafından yürütülen Türk Gençliğinin Siyasal Tutumları araştırması ülkemizin geleceğiyle ilgilenenler için önemli bulguları sunuyor. Her ne kadar medyanın yaygın ilgisi siyasi liderlerimizin hiçbirinin gençlerden geçer not alamadığı gerçeğine odaklansa da; araştırmanın diğer bulguları bu durumun sadece bir sonuç olduğunu gösteriyor.
Araştırma çalışmasının kabaca tasvir ettiği Türk gençliği pek de mutlu olmayan, gelecekten umutsuz, her an çıkabilecek bir siyasi ya da ekonomik kriz korkusu taşıyan ve en önemlisi anne ve babalarına kıyasla yolunu yordamını ve rol modelini daha fazla kaybetmiş bir profil sergiliyor. Değerler ve normların kaybolması anlamına gelen ANOMİ duygusu gençlerimizde Türk kamuoyunun geneline kıyasla çok daha yaygın.
Psikolojik durumu konunun profesyonelleri için kaygı verici Türk gençlerinin yaşadıkları hayattan memnun olmamalarına karşın –ve belki de bu nedenle- siyasetle ya da sivil katılımla ilgilenmemeleri pek de şaşırtıcı değil. Ülkemizin yaşadığı hızlı değişim süreci ve 12 Eylül mirası siyasi kültür gençlerimizi belki de içerisinden hiç çıkamayacakları bir sıkışıklık duygusuna sürüklemişken; çözümü siyasette aramaları şaşırtıcı olurdu.
Eldeki istatistiklere göre, aynı yıl doğan her yüz Türk bebeğinden sadece dördü üniversite eğitimi alabiliyor ve bu bebekler arasından sadece 1’i istediği bölümde okuyabiliyor. Kentlerde yaşayan genç erkeklerin yüzde 25’i ve genç kadınların yüzde 30’undan fazlası iş arıyor ve bulamıyor. Cep harçlıkları 21. Yüzyılın tüketim toplumunun vaatlerinin çok uzağında ve anne babalarının evlerinde geçirdikleri bu “uzatılmış ergenlik”, gençlerimizin büyük kısmını depresyona ve bunalıma sürüklüyor.
Gençlik cephesinde hal böyleyken, siyasilerimizin –aralarında genç gözükenler de olsa- gençlerin sorunlarına hiç eğilmemeleri ve “büyüyünce geçer” türünden bir yaklaşımı sürdürmeleri; gençlerimize pek niyetli olmasalar da değişimi ancak kendilerinin gerçekleştireceğini gösteriyor. Belki de bir 2008 sonbaharına ihtiyaç duyuyoruz.
Anayasa Mahkemesi’nin alacağı karar beklenedursun, tarihin “sıkıştığı” günler olarak hatırlayacağımız 2008’in sıcak yaz ayları, çocuklarımızın geleceğinin de belirlendiği günler olacak. Bunun da en önemli sebebi önümüzdeki üç ayda yaşanacakların Türkiye’de siyaset yapma biçimini kökten etkileyecek olması.
Bir çok sıcak gelişmeye sahne olan 2007 yılında bile gelecekten umudunu kaybetmeyen Türk kamuoyu, geçenlerde sonuçlanan araştırmamıza göre kayda değer bir kötümserlik duygusuna gark olmuş durumda. Her dört kişiden üçü ülkemizin iyi yolda olmadığı kanısındayken –bu oran 2007 seçim öncesinde sadece yüzde 40’tı- önümüzdeki bir yılın ekonomik açılardan ailesine ve ülkesine iyi bir ortam sağlayacağını düşünenlerin oranı sırasıyla yüzde 15 ve yüzde 25 ki bu oranlar geçen yıl yüzde 30’ların üzerindeydi. En önemlisi, her 10 Türk seçmeninden 8’i önümüzdeki bir yıl içerisinde ekonomik ya da siyasi kriz beklemekte.
Yaygın karamsarlığın yanısıra, seçmenlerimiz arasında kayda değer bir kutuplaşma da var. Bu kutuplaşma ekonomik gidişat konusundaki beklentilerden başlayıp –bir CHP seçmeninin ekonomik konularda iyimser beklenti sahibi olma olasılığı sadece yüzde 4-; AKP hakkında açılan kapatılma davasına kadar uzanıyor: AKP seçmenlerinin yüzde 90’ı olası bir kapatma kararına açıkça karşıyken; CHP’lilerin yüzde 80’i bu kararı destekleyeceklerini söylüyor. MHP tabanı ise hemen her konuda bu iki uç görüşün ortasında yer almakta.
Siyasi kutuplaşma ve gelecekten umutsuzluk –dış politika konularında içe kapanma eğiliminin artışını da göz önünde tutun- önümüzdeki dönemde tek eksende siyasetin yapılacağını ve ülkemizi ileriye götürecek arayışların yerini karşılıklı suçlamaya dayanan bir Karagöz oyununa bırakacağını gösteriyor ne yazık ki.
2008 yılının bir önceki yıla kıyasla daha “hareketsiz” geçeceğini öngörmemize karşın, Türban tartışmaları, Anayasa Mahkemesi’nde açılan dava ve CHP Kurultay’ında vücut bulan “solun geleceği” kaygıları; bu yılın da “ilginç” geçeceğinin ipuçlarını verdi. Yarım asırlık kadim Türk demokrasisi birbiri ardına sınavlar vermeye devam edecek gibi gözüküyor.
AKP’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma olasılığı konusunda uzmanların dahi görüşleri bir yazı tura atışından öteye gidemezken; siyaset sahnesinde AKP sonrası aktörler kendilerine yer aramaya başladılar bile. Elde kesin rakamlar olmasa dahi, kamuoyunun açık çoğunluğunun bu davaya da, mesnetlerine de, olası kapatma kararına da karşı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öte yandan AKP’nin kapatılması durumunda 22 Temmuz’da sandıkta AKP’yi tercih edenlerin çoğunluğunun yeni kurulacak Erdoğan’sız partiye oy verme eğilimi taşıyacakları da açık. Tabii ki Kıyamet gününün ardından AKP yerini sadece tek bir partiye bırakırsa...
AKP’yi bugünlere getiren yüzde 47’nin verdiği aşırı özgüven, siyasal ve ekonomik yaşamda farklı görüşlere cevaz vermeyen Özal mirası monizm ve meşruiyeti sadece sandıkta gören merkez sağ hastalıklarından muzdarip olmayan bir tasavvura girilebilir mi? Türkiye’nin ihtiyacı olan demokratik reformları yapabilecek, ekonomik istikrarı koruyup başı dik bir dış politikaya sahip çıkabilecek bir alternatif olabilir mi? Bütün bunları şeffaflık, hesap verebilirlik ve katılımcılık prensipleri altında gerçekleştirebilir mi? Daha önemlisi, demokrasinin “köyümüzdeki en iyi oyun” olduğu gerçeğine sahip çıkabilir mi?
Tabii ki bu sorulara olumlu yanıt vermek siyasi başarının anahtarı değil. Ve hatta, bu sorular yok sayılarak da ülkenin bütün idari makamları kontrol altına alınabiliyor. Ama bu soruları yanıtlayabilecek cesarete sahip aktörler, çocuklarımız tarafından her zaman hayırla yad edilecekler; tıpkı 1920’lerin efsane komutanları, siyasal liderleri gibi.
1920’de Ankara’da sömürge olmak haricinde bir yolun ilk adımı atılmıştı. Önümüzdeki dönemde ise yine Ankara’da atılacak yazı tura, geleceğimiz üzerinde düşündüğümüzden çok daha etkili olabilir.
ARI Hareketi’nin detayları yukarıda verilen “Kadına Yönelik Şiddet Araştırması” bu konularda kafa yoranlar için zengin bir veri desteği sundu. Araştırmanın ülkemizde kadına verilen önemi(!) gösteren sayısız bulgusunun yanısıra, kadın-erkek farketmeden ne kadar şiddetle içice olduğumuzu gösteren rakamları dikkate alınmalı.
Araştırmaya katılanların yüzde 75’i sayılan şiddet türlerinden en az bir tanesiyle yüzyüze kalmış. En yaygın şiddet türü yüzde 65 ile “kötü söz işitmek” iken, fiziksel şiddet görenlerin oranı yüzde 40. Şiddetin kaynağına gelince, şiddet görenlerin yüzde 70’i için şiddetin başlıca kaynağı aile içinde, genel olarak da baba ya da anne.
Geçen yıl yapılan bir başka araştırma da gençlerin sadece yüzde 7’sinin “insanların çoğuna güvenilebileceği” görüşüne sahip olduğunu göstermişti. En fazla güvenilenler ise aile (yüzde 90), arkadaşlar (yüzde 70) ve öğretmenlerdi (yüzde 40). Her ne kadar iki araştırmanın hedef kitlesi birebir aynı olmasa da, gençlerin bir kısmının şiddet görse dahi ailesine ve arkadaşlarına güvenmeye devam ettiğini söyleyebiliriz.
Gençlerin büyük çoğunluğunun “kolay kolay iş bulamayacağı” görüşünde olduğu ve iş bulmak için gereken en önemli unsurların “geniş bir çevre” ve “yüksek yerlerdeki tanıdıklar” olarak sayıldığı da aynı araştırmanın bulguları arasında. Her dört gençten üçünün “gençlerin görüşü dikkate alınmıyor” diye düşündüğü ve bunun başlıca sorumlusunun da devlet (yüzde 51), aile (22) ve eğitim (yüzde 21) olarak gördüğü gerçeği de resimi tamamlıyor.
Ailesinde şiddet görmesine ve görüşü dikkate alınmamasına karşın, yaşam yarışında güvenecek tek dal olarak ailesinden başka sermayesi olmayan gençlerin gelecekte nasıl bir ülkeye imza atacakları hepimiz için merak konusu olmalı.
2007’yi ülkemizin “en uzun yıllarından” biri olarak geçirdik. Siyasi cinayetleri, Cumhurbaşkanlığı seçiminde yaşanan siyasi kriz ve tek parti iktidarının pekişmesiyle sonuçlanan erken genel seçim izledi. Bugün 2012 Temmuz’una kadar hükümeti ve Cumhurbaşkanlığı’nı elinde tutması neredeyse kesin olan bir iktidar tarafından yönetilmekteyiz; bazı siyaset bilimcilerin ve 12 Eylül generallerinin arzu etmiş oldukları siyasi istikrara da nihayet kavuşmuş durumdayız.
Siyasi istikrarın tek başına bir ülkeye mutluluk, huzur ya da kalkınma getirip getirmeyeceğini bize zaman gösterirken 2008 yılında gündemimizi işgal edecek ve bakış açımızı belirleyecek gelişmeler muhtemelen şunlar:
i) Kuzey Irak’taki Kürt yönetimiyle olan sorunlar devam edecek, PKK’nın faaliyetinin kırlarda ya da kentlerde artması olasılığında da bu durumun bir numaralı sorumlusu Barzani, iki numaralı sorumlusu da ABD olarak görülecek.
ii) Terör faaliyetlerinin artması durumunda Ekim 2007’de gökyüzünü karartan savaş bulutları yeniden ortaya çıkacak ve milliyetçi olduğunu iddia eden siyasi aktörler savaş kışkırtıcılığında yeniden yarışa girecekler.
iii) EğerAB iç politik kaygılarının sonucunda bir sorun çıkarmazsa ilişkilerimiz “ağır aksak” ilerlemeye devam edecek. Müzakereler devam ederken; kamuoyunun şimdiden yaşamaya başladığı düş kırıklığı muhtemelen artacak: Eurobarometer araştırmasında Türk vatandaşları arasında gelecekteki AB üyeliğimizin iyi olacağını düşünenlerin oranı 9 puan düşerek yüzde 53 olarak ölçülmüşken yüzde 40’lara hazırlıklı olmakta yarar var.
iv) Dış ekonomik gelişmelerde ani sarsıntılar yaşansa dahi, 2001 benzeri bir krize dönüşmediği sürece ekonomi iyiye gidecek. Bu konudaki iyimserlik günbegün azalırken; 2009’da seçim sandığında yine ekonomik değerlendirmeler ışığında iktidar partisine oy vermeye devam edildiğini göreceğiz.
v) “Ulusalcı” ya da “Yeni sol” girişimlerin sayısı artacak, ancak bu girişimler birbiri ardına başarısız olup dört partili siyasetin ana mecraları arasında kaybolup gidecekler.
Sonuç olarak; 2008, 2007’nin seçimsiz, darbesiz, cinayetsiz hali olarak geçecek; geri kalan cephelerde ise önemli bir gelişme olmayacak. Umarım hepimize sağlık, mutluluk ve huzur getirir.
AKP’nin 2007 genel seçimlerinden zaferle çıkmasını sağlayan nedenlerin başında ekonominin geldiği konusunda fikir birliği var. 2002’den bugüne gelen iktidar döneminde, ülkemiz hem düşük enflasyon hem de yüksek büyüme gibi çok uzun zamandır hasret kaldığı bir ekonomik performansı yaşama şansı buldu. Büyümenin kaynakları, sürdürülebilir olup olmadığı, ekonomik istikrarın sürekli olup olmayacağı ya da ülkemizin rekabet gücü; tartışılır konular arasında olsa bile; seçmenimiz ekonomik gelişmelerden memnun gözüküyor ve bunu da iktidar partisine oy vererek ödüllendiriyor.
Prof. Dr. Ersin Kalaycıoğlu’nun son dönemde sunmuş olduğu bir bildiriye göre, ülkenin ekonomik koşullarından memnuniyetin 1 puan artması, herhangi bir seçmenin kendisini AKP’yle özdeşleştirme olasılığını 2,7 katına çıkarıyor. Öte yandan, benzer bir memnuniyet artışının seçmenlerin kendilerini CHP’yle özdeşleştirme olasılığını yüzde 60, MHP’yle özdeşleştirme olasılığını ise yüzde 70 azalttığı göz önünde tutulursa; günümüzde seçmenin algısını ekonomik değerlendirmelerin etkilediğini söylemek mümkün.
Yine de ekonomik oy verme hipotezine önemli kanıtlar sunan bu bulgu bazı soru işaretlerine de açık. Türkiye İstatistik Kurumu, 2003 yılından beri vatandaşların ülke ekonomisine ne derece güvendiklerini sorgulamakta ve Tüketici Güven Endeksi’ni hesaplamakta. Bu endeksin zaman içerisindeki değişimini incelemek ilginç olabilir:
i) Aralık 2002’de 100 olan Tüketici Güven Endeksi, tam bir yıl sonra yüzde 10’luk bir artışla 111 puana yükselmiş. Yerel Seçimlerde 110 puan seviyesinden, Aralık 2005’te 100 puanın altına kadar düşmüş.
ii) Mayıs-Haziran 2006 yıllarında yaşanan dalgalanma sürecinde 90 puana kadar gerileyen endeks, Nisan 2007’de 94 puandaymış. Seçim sonrasında 98’e yükselip başlangıç değerine çok yaklaşmış ancak Aralık ayında 94 puandaymış.
TÜİK’in derlediği diğer endekslerde benzer bir seyir izlemekteler: Seçim öncesinde başlangıç değerinin yüzde 90’ından yukarıda olan herhangi bir endeks yok. Başka bir deyişle, seçmenlerin ekonomiye güvenleri ve beklentileri AKP iktidarı döneminde olumluya dönmemiş, buna karşın sandıkta ekonomik nedenlerle oy kullanmışlar.
Sadece bu bulgular bile üzerinde düşünülecek çok şey veriyorlar. Özellikle bir ekonomik dalgalanmanın kapının hemen dışında beklediği bugünlerde.
Kamuoyunun bir kısmında 22 Temmuz seçim sonuçlarının yarattığı travma akılcılaştırma sürecine geçedursun; yeni bir siyasi dönem başlamış bulunuyor. 2002 seçimlerinde başlayan tasfiye bir sonraki aşamasında: Yeni parlamentoda bir önceki dönem vekillerinden sadece 177’i görev yapacak. İktidarın ve ana muhalefetin aynı kaldığı bir seçim sonrası için kayda değer yükseklikte bir yenilenme oranı yüzde 68.
Önümüzdeki günlerin gelişmeleri bir sekte vurmazsa, Erdoğan tarafından kurulacak yeni hükümette de benzer bir oranda yeni yüzlere yer verilmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı’nın ve belki de Meclis Başkanı’nın da değişmesiyle ülkenin siyasi kadrolarının büyük bir kısmının yeni isimler tarafından doldurulması olası.
Siyasi iktidar tarafında bu denli bir değişim yaşanırken; siyasetten dışlananlar ve geleceğin siyasi aktörleri değişecek mi? 2011’de yapılmasını umduğumuz gelecek genel seçimlerin sonucunu bu soruya verilen yanıt belirleyecek. AKP’nin ekonomik istikrar artı demokratikleşme vurgusuna destek verdiği anlaşılan yüzde 47’lik kesimin ve bu görüşü paylaşmayan muhaliflerin gelecekteki manzarası tabii ki AKP’nin hükümet olarak performansına bağlı. Öte yandan, ekonomik istikrar ve büyüme devam etse ve Avrupa Birliği vizyonuna yakınlaşılsa dahi, seçmenlerimizin beklentilerinin beş yıl içerisinde değişmesi de mümkün.
O zaman geleceğin siyasi aktörlerinin çözmeleri denklem biraz daha sofistike hale geliyor: Hem AKP’nin bu kritik konulardaki performansını öngörmek hem de seçmen beklentilerindeki olası bir değişimi göz önünde tutmaları gerek. Zor, ama sonunda elde edilecek ödüle değer.
Friday, November 09, 2007
Monizm Tehlikesi Artarken...
Metin Heper’in 1980’lerde Türkiye’deki baskı/çıkar gruplarının durumunu tasvir ettiği “Interest Group Politics in post-1980 Turkey. Lingering Monism” adlı çalışması, Özal yönetimi altında hükümetin nasıl baskı/çıkar gruplarını ve sivil toplumu karar alma sürecinin dışında bıraktığını ve ancak hükümetin siyasetini onaylayan örgütlerin işlevlerini yerine getirebildiklerini anlatır.
Bir ideolojik görüş olarak “pluralizm/çoğulculuk” yaklaşımının tam karşıtı olarak yorumlanabilecek monizm, esin kaynağını felsefedeki “tek bir gerçek olduğu” varsayımından alır. Bu perspektiften meşruiyetini seçmen/milletvekili çoğunluğundan alan iktidar/hükümet ülke için en iyisini bilmektedir ve ikincil siyasal kurumların rolleri de ancak danışmayla sınırlı kalmaktadır.
Önümüzdeki dönemde Türkiye demokrasisini tehdit eden en büyük eğilimlerden biri iktidar partisinde görülmekte olan monizm eğilimidir. Entelektüel mirasçısı olarak tanımladıkları Özal yönetimlerinin de müzmin hastalığı olan monizm; yüzde 47 gibi bir çoğunluğun oylarıyla iktidara gelmiş AKP yöneticilerinin bazılarının dünya görüşleri gibi gözükmektedir. Bu dünya görüşünde:
- Yüzde 47’lik seçmen çoğunluğu iktidarı her konuda tam yetkili kılmaktadır;
- Muhalefet partilerinin görüşleri seçmenden aldıkları oy oranı kadar dikkate alınmalıdır;
- Siyasetin birincil kurumları siyasi partiler, meclis ve hükümet sorunla karşılaştıkları zaman seçim ya da referandum yoluyla doğrudan halka başvururlar;
- Sivil toplum kuruluşlarına sadece danışılmalıdır, bu kurumların politika üretimine dahil olmalarına gerek yoktur; bu kuruluşlar arasında da iktidarın görüşlerini destekleyenler daha makbuldur.
- Vatandaşların katılımı seçimden seçime oy vermeyle ya da referandumda iktidarın görüşünü onaylamayla sınırlıdır.
1980’lerin can acıtıcı neoliberal politikalarını uygulamakta iktidara rahatça hareket alanı sağlamak ve politikalara muhalefeti sınırlamak amacı güden monizm, en büyük demokratikleşme adımlarının atıldığı bugünlerde yeniden sahneye çıkmaktadır. İktidar partisinin demokratikleşme konusundaki “içtenlik” sınavının en önemli aşamalarından biri tarif edilen monist yaklaşımdan ne derece uzaklaşabilecekleri ve katılımcı demokrasiye ne kadar “katlanabilecekleri” sorusudur.
ARI Bülten-Ekim'07
Monday, October 01, 2007
Q & A: Emre Erdogan, Infakto Research Workshop
August 30, 2007Dr. Erdogan is a founding partner of Infakto Research Workshop in Istanbul and a member of ARI Movement, an independent research and educational organization. He spoke with WPO via email.
In the latest Pew Global Attitudes poll, more than four out of five Turks (83%) express unfavorable views of the United States . That’s the second highest percentage (after the Palestinians) among the 10 Muslim nations polled. It’s also a large increase from the modest majority that expressed a negative view prior to the invasion of Iraq in 2002 (54%). What explains this change?
This sudden and rapid decrease in positive attitudes towards the US is an outcome of the invasion. […] Several surveys show that Turks are against the invasion of Iraq because they think that this invasion led to increasing terrorist threats towards Turkey. Turkey has experienced an enduring internal struggle with the separatist PKK and before the invasion of Iraq, this terrorist organization was almost pacified. However, the [overthrow] of the political regime of Saddam resulted in increasing terrorist and political activity of the PKK, under indirect supervision of the Northern Iraq Administration and the US.
Consequently, Turkish citizens associate increased terrorist activity with the opportunity space provided to them after the invasion and perceive the US as responsible for the worsening situation.
The Turkish public (64%) names the United States as the country that poses the greatest threat to their own country in the future. Why would a fellow NATO ally feel so threatened?
The Turkish public perceives the US as the worst enemy of Turkey as a result of intensifying terrorist activities of the PKK in the Southeastern region of the country. The collaboration of the US with the PKK is much more than an urban legend and Turkish media continously present evidence for this collaboration.
Consequently, this intolerance and antipathy towards the PKK [encouraged] the perception of the US as the major enemy of the country. Before the invasion of Iraq, the worst enemy of the country was stated as Greece or Armenia which are eternal enemies of Turkey, rather than the US.
Many publics have a more favorable view of Americans than of the United States. But three out of four Turks also view Americans negatively (77%). Again this is a big increase over 2002 (up 27 points) and it’s the largest percentage with this attitude among the majority Muslim publics polled by Pew. These numbers are especially surprising given Turkey ’s history as a secular democracy and its close ties with the West. Many publics dislike US policies, but why have Turks become so sharply negative toward US society and culture in the last five years? Is this a rejection of US values or part of a wider rejection of Western values?
Before the Iraq war, the negative reaction towards the US was limited and other dimensions of the US such as Americans or the American culture were generally appreciated. However, as a result of enduring terrorist activities of the PKK associated with the US invasion of Iraq and the failure of establishing a coherent mechanism to prevent these activities, Turkish antipathy towards the US government has been transferred to an emerging antipathy towards the Americans and the US life style. Our previous research presented that the climate of the Turkish public opinion was “anti-Bushism” rather than “anti-Americanism”. Nevertheless, recent findings indicate a change of the climate towards anti-Americanism.
We cannot evaluate negative attitudes as a rejection of Western values. Although different surveys show that Turkish citizens are suspicious about the virtues of democracy, this reaction is a result of underperforming governance of the country during the 1990s.
In contrast to their increasingly negative views of the United States , Turks have become much more positive about their own government.Six in ten Turks (61%) currently have a favorable view, up from 7% five years ago. How do you explain this growing confidence?
Almost every survey conducted after and before the general elections showed that the increased confidence towards the Turkish government is a result of outstanding economic performance of the government, in terms of increased economic growth and declining inflation rate.
Turks are more likely today than in the past to say that religious leaders are having a positive impact (61% up from 32% in 2002). Nonetheless, an overwhelming majority (85%) says the same about the Turkish military, a secular institution, which has had tense relations with Islamist politicians. What role does the Turkish public want the military to play in their democracy?
One of our surveys showed that more than 60 percent of Turkish citizens approve the active role of religious leaders in political life. This score almost doubles the average of the European countries, according to the European Values Survey.
Contrary to the above stated findings, we don’t have any evidence to show increased support for an active political role [by] religious leaders […]. Therefore we have to be careful in accepting this score as an indicator of changing climate.
The role given to the Turkish military is not easy to understand from a Western point of view. [It is] different from the Western political culture, where the military is clearly under the control of the civilian authority. The Turkish military has a specific role in political life. This role stems from the Praetorian [Guard] “founder” characteristics of the military and frequent military interventions in the 1960s and 1970s.
For the secularist majority of the country—despite 47 percent electoral support, the majority of the voters are still supporters of secularist values—there are still threats against secular rule. However, those perceiving the military as the sole guardian of the secular system are not in the majority.
http://www.worldpublicopinion.org/pipa/articles/brmiddleeastnafricara/391.php?nid=&id=&pnt=391&lb=
Cumhurbaşkanını Halk Seçmesin...
21 Ekim 2007’de Türkiye’nin geleceğini kökten değiştirecek bir oylama için sandıklara gitmemiz bekleniyor. Düzenlenen referandumda Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve görev süresinin 5 yıla indirilmesi seçmenin onayına sunacak. Büyük olasılıkla da oy kullananların büyük çoğunluğu “evet” oyu kullanacak ve ülkemizin gelecek Cumhurbaşkanını doğrudan seçme olanağına kavuşacağız.
Ancak bu değişimin sonuçlarını Türkiye’nin 22 Ekim tarihinden itibaren farklı bir ülke olmaya doğru gidişinin habercileri olarak yorumlayabiliriz. İktidar partisinin kendisinde saklı bir ajandası olup olmamasını bir kenara bıraksak dahi; Cumhurbaşkanının halk tarafından doğrudan seçilmesi siyasal sistemi ve geleceğimiz kökten değiştirecektir.
Halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanının yetkileri henüz görmemiş olduğumuz yeni Anayasa taslağında azaltılmış dahi olsa; seçilmiş Meclisin ve hükümetin üzerinde bir tehdit olması kaçınılmaz olacaktır:
- Geçmiş dönemde Cumhurbaşkanlarımızın kibarca uyarısı ya da geri çekilişiyle çözülebilen çeşitli çatışmalar, iki seçilmiş erk arasındaki güç gösterisine kolayca dönüşebilecektir.
- Hangi sistemle seçilirse seçilsin, halk tarafından seçilen Cumhurbaşkanı bazılarının “seçmediği” Cumhurbaşkanı olacaktır, dolayısıyla her zaman bir meşruiyet sorunuyla karşı karşıya kalabilecektir.
- En önemlisi de, halkın seçtiği Cumhurbaşkanı, kazara hükümetten daha yüksek oy alıp seçilirse; halkı kimin temsil ettiği konusu da ciddi bir çatışma konusu da olabilecektir.
Bütün bu sakıncalar gözönünde tutulduğunda Türkiye’nin halk tarafından seçilmiş Cumhurbaşkanları tarafından yönetilmesindense, 1982 Anayasası artığı “yürütmenin de başı” Cumhurbaşkanı sistemi daha sağlıklı gözükmektedir.
22 Ekim sabahı “kahir ekseriyetle” yeni sisteme geçileceğini öngörmekle beraber, kişisel oyumun “hayır” olacağını ve her aklı selim sahibi seçmenin “hayırda hayır” bulmasını dilediğimi belirtmek isterim.
(ARI Bülten, Eylül'07)
Tuesday, August 14, 2007
Türkiye 2011 Seçimlerine Giderken...
Kamuoyunun bir kısmında 22 Temmuz seçim sonuçlarının yarattığı travma akılcılaştırma sürecine geçedursun; yeni bir siyasi dönem başlamış bulunuyor. 2002 seçimlerinde başlayan tasfiye bir sonraki aşamasında: Yeni parlamentoda bir önceki dönem vekillerinden sadece 177’i görev yapacak. İktidarın ve ana muhalefetin aynı kaldığı bir seçim sonrası için kayda değer yükseklikte bir yenilenme oranı yüzde 68.
Önümüzdeki günlerin gelişmeleri bir sekte vurmazsa, Erdoğan tarafından kurulacak yeni hükümette de benzer bir oranda yeni yüzlere yer verilmesi bekleniyor. Cumhurbaşkanı’nın ve belki de Meclis Başkanı’nın da değişmesiyle ülkenin siyasi kadrolarının büyük bir kısmının yeni isimler tarafından doldurulması olası.
Siyasi iktidar tarafında bu denli bir değişim yaşanırken; siyasetten dışlananlar ve geleceğin siyasi aktörleri değişecek mi? 2011’de yapılmasını umduğumuz gelecek genel seçimlerin sonucunu bu soruya verilen yanıt belirleyecek. AKP’nin ekonomik istikrar artı demokratikleşme vurgusuna destek verdiği anlaşılan yüzde 47’lik kesimin ve bu görüşü paylaşmayan muhaliflerin gelecekteki manzarası tabii ki AKP’nin hükümet olarak performansına bağlı. Öte yandan, ekonomik istikrar ve büyüme devam etse ve Avrupa Birliği vizyonuna yakınlaşılsa dahi, seçmenlerimizin beklentilerinin beş yıl içerisinde değişmesi de mümkün.
O zaman geleceğin siyasi aktörlerinin çözmeleri denklem biraz daha sofistike hale geliyor: Hem AKP’nin bu kritik konulardaki performansını öngörmek hem de seçmen beklentilerindeki olası bir değişimi göz önünde tutmaları gerek. Zor, ama sonunda elde edilecek ödüle değer.
| www.forumgazetesi.com/haber_detay.asp?haber_id=19267 Medya anket okumayı bilmiyor’ | |
| | Araştırmacılık sektörünün ’öz eleştiri yapması’ ve bazı normlar belirlemesi gerektiğini söyleyen İnfakto’nun kurucusu Emre Erdoğan, ismi çok duyulan şirketlerin anketleri doğru şekilde yapmadığını söylüyor. Erdoğan, "1994’te manipülasyon yaptı" dediği medyayı da eleştiriyor. Erdoğan’a göre muhabirinden köşe yazarına kadar birçok medya mensubu anket okuryazarı değil ve dolayısıyla hatalı yorumlar yapılıyor. |
Bahar KURŞUN / İstihbarat Yapılan seçim anketlerini değerlendirir misiniz? Bu anketleri kimler istiyor? Türkiye’de yapılan kamuoyu anketleri, toplumun nabzını tutup, toplum nereye gidiyor, değişiyor mu, bunu anlamaya yönelik kullanılmıyor. Bunun yerine, çok pasif bir şekilde tahmin etmeye yönelik kullanılıyor. Anket siparişlerini ise medya kuruluşları, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ve iş adamları vermesi gerekir aslında. Ama bizde seçim anketi siparişi verenler genelde siyasi partiler. Sivil toplum kuruluşlarından da bir iki tanesi düzenli olarak anket yaptırıyorlar. Yani Türkiye’de olması gereken resim pek yok. Türkiye’de her araştırma şirketi siyasi anket yapıyor. Ama hepsi birbirinden farklı sonuçlar çıkarıyor. Özellikle 94 seçimlerinde yaşadık bunu. Bu farkların sebebi ne? Zaten 1994’teki çok büyük manipülasyondan sonra -ki bu medyanın manipülasyonudur- seçim kurulu çok ciddi yasaklamalar getirdi. 1999 seçimlerinde seçim anketi yapmak yasak değildi ama yapılan bu anketleri yayınlamak yasaktı. Biz 1999 seçimleri öncesi başkalarını bilmiyorum ama MHP’nin oylarını tahmin edememek gibi bir sorun yaşadık. 2002’de dönüp bakarsanız, ciddi şirketler çok doğru tahminlerde bulundular. Türkiye’de seçim döneminde anket açıklayan şirketlere bir bakın, seçim öncesi hiçbir şey yapmazlar. O yüzden itibarlı araştırma şirketleri, ciddiye alınması gereken araştırma şirketleri anket sonuçları açıklamaktan imtina ederler. Türkiye’de çok duyulan, ismi çok geçen kurumların çoğu anketleri derme çatma şekilde yapan kuruluşlar. Araştırma işi çok zor bir iş. Eğer siz sürekli bir şey yaratamazsanız kangren olursunuz, anketör bulamazsınız. Bu arkadaşlar dört sene boyunca iş yapmayıp, beşinci yıl iş yapmaya kalktıkları zaman ne doğru dürüst anketör bulabiliyorlar ne de işlerini doğru dürüst yapabiliyorlar. Esas sorun bu. Ciddi araştırma şirketleri, bu işi ciddiye alan şirketler her zaman doğru sonuçlar bulurlar. Bizde de anket açıklamanın itibarlı bir iş olması için neler olmalı? Bir kere medyanın anket okur-yazarlığını artırması gerekiyor. Ama öncelikle bizim sektörün bir öz eleştiri yapması gerekiyor. Biz hala iyilere iyi, kötülere kötü diyemiyoruz. Onları idare etmeye çalışıyoruz. Hayır, bir şey kötüyse kötüdür. Bizim kendi kendimize normlarımızı koymamız gerekiyor. Eğer işinizi doğru yapıyorsanız ve yeterince fon ayırırsanız seçim sonuçlarını çok iyi tahmin edersiniz. Biz 2002’de 1 puan hata payıyla bildik. Çok ciddi firmalar ciddi olarak uğraşan firmalar bunu yapıyorlar. Her seçim döneminde televizyon programlarının aranan yüzleri haline gelen araştırmacılar var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Seçim dönemi farklı isimlerin televizyonlarda çıkıp boy göstermesi, bu belirsizlikten yararlanmak isteyen, bunlardan rant kazanmak isteyen aktörlerin olması. Çünkü zaten kamuoyu araştırması, pazarlama araştırması yapan şirketler her zaman iş yapıyorlar. Ama biz şunu görüyoruz ki, her seçim öncesi iki ya da üç kişi anket seçimleri için ön plana çıkıyor ve tahminlerde bulunarak kendilerine rant sağlıyor. Medyanın gösterdiği ve gördüğü ile bu işi yapanlar arasında çok ciddi farklar var. Siz de mi medyanın yorumlamasını yanlış buluyorsunuz? Öncelikle medyada bir anket okuma sorunu var. Anket okuryazarlığı sorunu var. Çoğu köşe yazarı ve çoğu muhabir basit terminolojiye bile hakim değil. Rastlantısal ne demek, örneklem ne demek bilmiyorlar. Çoğu medya mensubu, çoğu yazar bundan haberdar değil. O yüzden her zaman sakat bir yorumlama oluyor. İkincisi, genel olarak anket yapan kişilere karşı bir güvensizlik olduğundan, sonuçlar kafalarına yatmazsa anlamaya çalışmak yerine reddetmeyi tercih ediyorlar. Tahmin ettiği sonuç doğru çıkmadığı için işini ve itibarını kaybeden araştırmacı olmuştur da buna inanmadığı için ya da bunu fikren kabul etmediği için işini kaybeden gazeteci olmamıştır. Siyasi partiler ne sıklıkla siyasi anket yaptırıyorlar? Bunu ikiye ayırmak lazım. AKP ve diğerleri olarak. AKP kurulmadan önce de kurulduktan sonra da çok düzgün ve düzenli olarak araştırma yaptırıyor. Kendisiyle ilişkili olan şirketler var. Onlarla düzenli olarak çalışıyor. Ama hemen hemen her ay anket yaptırıyorlar. Bir de konu bazlı araştırmalar yaptırıyorlar. Bundan 2-3 yıl önce zina tartışması çıktığında, AKP’nin elinde konuyla ilgili anketler vardı. AKP, Türkiye’nin önde gelen şirketleri kadar anket yaptırıyor, araştırma fonu ayırıyor. Onun dışında doğru dürüst araştırma yaptıran, buna para ayıran hiçbir siyasi parti yok. AKP’nin bu kadar sık yaptırıyor olması doğru mu? İstedikleri istatistiklerle ilgili bir şey. Nisan ayının o hızlı temposu içinde haftada bir yaptırmak bile yeterli gelmiyor olabilir. Ortada fol yok yumurta yokken neredeyse haftada bir anket yaptırmak, bana pek anlamlı gelmiyor. Ama dediğim gibi neyi gözlemlemek istediklerine bağlı. Hızlı değişim dönemlerde, çok hızlı anket yaptırmak çok önemli. Paraları olduğu sürece, sık anket yaptırmanın bir sakıncası olduğunu düşünmüyorum. Peki bir seçim anketinin ortalama maliyeti ne kadardır? Doğru ve kriterlere uygun yapılmış bir seçim anketinin maliyeti 25 bin dolar seviyelerinde. Ama bazı arkadaşlar 10 milyon dolara da bu anketleri yapabiliyorlar Sizin yaptığınız anketler 22 Temmuz seçimleri için ne diyor? Anketlerde çıkan sonuçları söyleyemem çünkü siparişi veren şirket yayınlanmasını istemediği için ambargolu. Ama bizim yaptığımız çalışmalar, AKP’yi birinci, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ikinci, Milliyetçi Hareket Partisi’ni ise üçüncü olarak gösteriyor. Büyük ihtimalle AKP oyunu artırmıştır. | |
Friday, July 27, 2007
"hadi bakalim kolay gelsin""
Thursday, July 12, 2007
| Müşteri | RAYMOND JAMES | AKYATIRIM | |
| AKP | 44.6 | 39.4 | 43.7 |
| CHP | 21.6 | 21.8 | 21.1 |
| MHP | 16.5 | 12.4 | 9.4 |
| GP | 7.0 | 8.3 | 6.1 |
| DTP | 6.3 | 6.2 | |
| DYP | 5.2 | 4.4 | |
| SP | 2.2 | ||
| DSP | |||
| DİĞER | 6.6 | 6.9 | |
| KONDA | GENAR | KAF AJANS | |
| 10.07.2007 | 12.07.2007 | 12.07.2007 |
Konuşmamızın bir bölümünde söz anketlere de geldi.
Tanla, seçmen aritmetiğinden girdi, geçmiş seçimlerle karşılaştırmalar yaptı, muhtemel katılım oranına dikkat çekerek...
İnce eleyip sık dokuduğu tüm verileri masaya yatırdıktan sonra dedi diyeceğini...
Dedikleri AKP’li kardeşlerimizi çok üzecek ama ne yapalım, “uzmanı” konuşuyor. Biz sadece “bilgi aktarıcılığı” yapıyoruz.
Bülent Tanla diyor ki:
- AKP’nin bu seçimlerde “yüzde 40” oy alma ihtimali, “yüzde sıfır”dır!"
Tuesday, July 10, 2007
Temmuz Sona Ermeden...
Türk demokrasisinin en renksiz seçimlerinde son dönemece girildi. Temmuz ayı sona ermeden, Türk seçmeninin son tercihlerini öğrenmiş olacağız. Her ne kadar seçmen davranışında bir kestirilemezlik olsa da; hem muteber kamuoyu araştırmaları hem de sağduyu önümüzdeki dönemde meclisimizde üç artı bir siyasi partinin yer alacağını söylüyor. Oylarını arttırmış yeniden tek başına iktidar AKP ve CHP, yeniden sahneye çıkan ama 1999 performansından uzak MHP ve baraj sorununu bağımsızlarla aşan DTP.
Bu öngörü bazı siyasal aktörler için can sıkıcı olsa da, siyasetin bir toplumsal olgu olduğuna inananlar için umut verici. Çünkü, 1980 sonrasında ilk defa siyasal yaşam toplumsal fay hatları doğrultusunda şekillendi.Yaşamımıza damgasını vuran iki büyük gerilim dört siyasi partinin egemen olacağı siyasetin oluşmasını sağladı: Laik-mütedeyyin ekseninin birer ucunda yer alan CHP ve AKP; Türk-Kürt geriliminde yer alan MHP ve DTP. AKP seçmenlerinin ekonomik iyimserliğini ve demokrasi anlayışlarını, CHP seçmenlerinin ilericiliğini, MHP seçmenlerinin huzur arayışını ve DTP seçmenlerinin özgürlük özlemlerini de denkleme dahil etmek mümkün tabii.
Öte yandan, ne kadar süreceği bilinmeyen yeni dönemde bazı siyasal aktörler bu gerilimlerde ve sonuçta siyaset sahnesinde yer bulamayacakken; aslında çok ciddi gerilim kaynağı olan bazı konular da göz ardı edildi. Avrupa Birliği, yoksulluk, ekonomik gelişme gibi konular seçimde gündeme getirilmedi.
Gelecek dönemde projeler geliştirecek bazı aktörlerin hem arz hem de talep yönündeki bu eksiklikleri iyi değerlendirmeleri gerek.
Tasfiye Devam Edecek!
2002 genel seçimlerini, 2001 krizinin ve 10 yıllık siyasal istikrarsızlık döneminin sorumlusu olanların siyasal sistemden tasfiyesi olarak nitelendirmek mümkün. İktidar partilerinin toplam oyları yüzde 45’ten yüzde 10’a kadar düşmüştü. Dönemin kamuoyu araştırmalarını takip edenler cezalandırma işleminin neredeyse 20 Şubat gecesi başladığını bilmekteydi: Hükümeti başarılı bulanların oranı Mart 2001’den itibaren yüzde 10’un altında seyretmişti.
3 Kasım seçimlerini takip eden günlerde üç iktidar partisinden ikisinin liderleri yerlerini başkalarına bıraktılar, buna muhalefetteyken bile oy kaybetmeyi başarmış bir üçüncü partinin lideri eklendi. Ek olarak 1987 seçimlerinden bugüne siyasette rol oynayan aktörlerin büyük bir kısmı sahneden çekilmişti: Meclis’in yenilenme oranı yüzde 90’a yükselmişti.
Eski rejimin tasfiye sürecinin 2002 seçimleriyle tamamlandığını düşünenler, 2007 seçimleri yaklaşırken yanıldıklarını bugün görüyorlar. Geçen dönemin aktörlerinin bir kısmı yeniden sahnede...
Ancak, iyimser olmakta yarar var: Listelerinin açıklanmasıyla Meclis’in yarısına yakınının bir daha seçilemeyeceği görülmekte. Öte yandan yeni siyasi partilerin de milletvekillerinin de hesaba dahil edilmesiyle yenilenme oranı neredeyse bir önceki seçime yaklaşabilir. Özetle, siyasal aktörlerin bir kısmı daha tasfiye edilecek, mezardan çıkıp gelenleri dahil etsek bile.
Ülkemizin yaşadığı hızlı dönüşüm süreci toplumsal travmalar, yüksek seçmen oynaklığı ve sistematik bir siyasal tasfiyede somutlaşıyor. Siyaset bilimciler bir ülkede kuralların oturması ve demokrasinin normalleşmesi için üç ardı ardına seçim yapılması gerektiği kanısındalar. Ülkemizin üçüncü seçimi bu seçim mi olacak, yoksa başka bir seçimi mi bekleyeceğiz, bunu 23 Temmuz sabahı göreceğiz.